<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160</id><updated>2011-12-13T19:52:58.655-08:00</updated><title type='text'>Bir varmış bir yokmuş...</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>35</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116852641338670407</id><published>2007-01-11T05:52:00.000-08:00</published><updated>2007-01-11T06:40:13.696-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>PROJE DUYURUSU: 2007'DE HER ÇOCUĞA BİR KİTAP...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bloğumu yeni bir masal ekleyerek güncellemek yerine 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için gerçeklestirmeyi istediğim projeyi sizlere duyurarak güncellestirmek istedim. Birçoğunuzla daha yeni yeni tanısıp kaynasmaya basladığımız için geçtiğimiz sene itibariyle bu projelerin startını verdiğimizi bilmeyenleriniz olabilir. Bu nedenle sizlere kısaca bilgi vermek istiyorum. Geçtiğimiz sene çiçho dünyası isimli bloğumda sevgi battaniyesi adı altında katılımcı arkadaslardan örülmüs yün parçaları isteyerek el yapımı çesitli battaniyeler oluşturmustuk. Basit bir fikir olarak yola çıktığımız bu projede inanmayacaksınız ama Türkiye"nin hemen her yerinden gelen parçalarla 45 tane yetiskin battaniye elde ettik. Bu battaniyeleride Kocaeli"nde bulunan Kestel Çocuk Köyü"ndeki Sosyal Hizmetler görevlilerine teslim ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu senede battaniye mi olusturmayı düsünüyorsunuz diyorsanız eğer elbetteki hayır cevabını vereceğim. Çünkü 2007 itibariyle gerçeklestirmeyi istediğim projenin hedefinin tamamen ilköğretim 1 veya 2. sınıf öğrencilerine yönelik olmasını istiyorum. Peki bu projenin içeriğini neler olusturacak? Elbetteki öncelikle olarak amacımız çocukların yaş gruplarına hitap edecek sekilde çeşitli hikaye kitapları ve el becerilerinin gelismeleri için boyama kitapları ile kuruboyalar... Ayrıca isteğe bağlı olmak üzere külotlu veya soket çoraplar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu projenin ilk duyurusunu da masaldiyari aracılığıyla gerçeklestirmis oldum. 15 Ocak - 15 Nisan tarihleri arasında toplanan bu kitaplar Kocaeli"ndeki ilçe okullarından birisine verilecektir. Okullar üzerinde hali hazırda çalısma yaptığım için herhangi bir isim veremiyorum. Bir iki güne kadar kesinlestirip onuda sizlere buradan bildiririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli olan her çocuğa bir hikaye kitabının düsmesi ve kendi bayramlarında onlara okumanın güzel bir sey olduğunu asılamaktır... 2007'de her çocuğa bir kitap düsmesi dileklerimle...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116852641338670407?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116852641338670407/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116852641338670407' title='46 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116852641338670407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116852641338670407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2007/01/proje-duyurusu-2007de-her-ocua-bir.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>46</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116843346387048041</id><published>2007-01-10T04:34:00.000-08:00</published><updated>2007-01-10T04:51:05.146-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;ÖRDEK OKULU&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yeşil başlı erkek ördek, kanatlarını çırparak gölün kenarına doğru koşmuş. Göldeki balıkçıllara, filamingolara sevinçle seslenmiş: "Bab oldum! Baba!". Perdeli ayaklarıyla, kıyı boyunca badi badi koşuştururken sevinçle bağırıp, baba olduğunu herkese duyurmuş. Suda ince uzun ayaklarını ve uzun gagalarını kullanarak avlanmakta olan balıkçıllar ve filamingolar, gagalarını şakırdatarak ördeği kutlamışlar. Sonra hiç bir şey olmamış gibi avlanmayı sürdürmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölün çevresindeki ağaçlarda ötüşüp duran serçeler ardı ardına "Ne oldu? Ne oldu?" diye seslenmişler. Yeşil başlı ördek keyifle "Baba oldum" demiş. Serçeler de kanat çırpıp, sevinçle ötüşerek ördeği kutlamışlar. Serçelerden birinin "Bu mutlu haberi herkese duyuralım" demesi üzerine, gölde avlanmakta olan bir balıkçıl işini bırakıp uzun bacaklarını suyun yüzeyine değin kaldırarak ağır ağır gölün diğer kıyısına değin yürümüş. Orada, turnalara seslenerek, ördeğin baba olduğunu söylemiş. Turnalar ördeğin sevincini yaymak için kanat çırpıp uçmuşlar... Bunu gören serçelerden bir çoğu haberi yaymak için ağaçtan ağaca uçmaya başlamışlar. Sevinç çığlıkları ve kuş sesleri çevreyi kaplamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ağaç kovuğundan fırlayan sincap ağaçtan ağaca koşturmuş. her kovuğa başını sokup, yeni doğan ördek yavrularının haberini yaymış. Yeşil başlı ördek, gururla yürüyerek annenin yanına gitmiş. "Herkese bebeklerin haberini ulaştırdım" demiş. Anne ördek, yüzündeki gülümsemeyle kanatlarını hafifçe kaldırıp, altındaki küçük ördek yavrularını babalarına göstermiş. Sonra üşümesinler diye kanatlarını üstlerine örtmüş... Yavruları gören ibikli horoz, başını öne arkaya sallayarak göğsünü kabartarak ördeklerin yanına gelmiş. Biraz yüksek sesle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu civcivlerin işi ne? Neden sizin yanınızdalar?&lt;br /&gt;- Onlar civciv değil. Ördek yavrusudur, diye yeşil başlı ördek diklenerek yanıt vermiş. Horoz, yavruların civcivlere benzemesine şaşmış ama, tavukların "Gel buraya. Gel buraya" dediğini duyunca üstelemeden geldiği gibi başını öne arkaya savurarak kümesine dönmüş. Yeşi başlı ördek gagasıyla annenin başını okşamış. Yanında ayaklarını altına alıp çömelmiş. Sevgi dolu gözlerle anneyi izlemeye başlamış. Biraz utangaçlıktan, biraz da sevginin güzelliğinden olsa gerek, anne ördek, başını hafifçe yana büküp, sessizce babanın kendisini süzmesine izin vermiş. Mutluluk ve sevgi gurultuları çevreye yayılırken ördek yavruları annelerinin kanatları arasında kıpırdıyor, kah oradan çıkarak çevreyi geziyor, kah üşüyüp annenin koynuna girerek ısınıyormuşlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaklardan kuşların cıvıltısı ve diğer hayvanların sesleri duyuluyormuş. Tüm hayvanlar, ördek yavrularının doğumunu kutladıklarını söylüyormuşlar... Ördek yavruları biraz büyüyünce ortalıkta dolaşmaya başlamışlar. Sevimli küçük yavrular yaramazlık yapıp, birbirleriyle oynaşırken horoz homurdanıyor, onların varlığını istemediğini belli ediyormuş. Gerçi anne ve baba ördek, yavrularını başı boş bırakmayıp yanlarında olmaya çalışıyormuşlar ama, yaramazlıklarını her an engelledikleri söylenemezmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaramazlık yapan yavruları dikkatle izleyen horoz, her fırsatta onları kovalıyor, yakaladıklarını gagalayarak canlarını acıtıyormuş. Küçük ördek yavruları canları acıyıp çığlık atarak kaçışınca, yeşil başlı ördek, kanatlarını açarak horozun üstüne yürümek zorunda kalıyormuş. Her nedense horoz, baba ördekle uğraşmak istemeyip kasılarak kümesine dönüyormuş. Bu didişmeden yorulan hep baba ördek oluyormuş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne ördekle baba ördek, oturup bu soruna bir çözüm aramışlar. Sonunda akıllarına bir okul kurup, ördek yavrularını burada eğitmek düşüncesi gelmiş. Yavrular okulda oldukları zaman yaramazlık yapmayacak, çevreyi dağıtmadıkları için horoz onlara saldırmayacakmış. Hem de yavrular denetim altında daha güvenli büyüyebilecekmiş. Ayrıca okulda yeni şeyler öğrenecek, yaşamın yalnız oyun oynamak olmadığını, öğrenmek ve öğrenilenleri uygulamak olduğunu anlayıp daha iyi yetişecekmişler. Anne ve baba ördek, okul olabilecek yer aramaya başlamışlar. Onları çevreye bakınırken gören horoz tünediği yerden:&lt;br /&gt;- Hayır ola. Yavrulardan birini mi kaybettiniz?&lt;br /&gt;- Hayır. Ördekler için bir okul açalım istedik. Uygun bir yer arıyoruz. Horoz biraz duralamış. Yavrular okulda olunca çevreyi dağıtmayacağı, kendisinin de öfkeyle peşlerinden koşuşturmayacağını düşünüp:&lt;br /&gt;- Arkada boş bir kümesimiz var. Okul olarak orayı kullanın. demiş gülümseyerek. Anne ve baba ördek çok şaşırmışlar. Yavrularına öfkelenen horozun niye yardım etmek istediğini pek anlamamışlar ama, söylediği kümes, okul olarak kullanmak için en uygun yermiş. Horozun izin vermesine şaşırarak:&lt;br /&gt;- Karşılığında ne isteyeceksin?&lt;br /&gt;- Kümes kirası olarak, her ay bir çuval buğday verirseniz anlaşırız. Horozun iyilik yapmayacağını, bu öneriyi bir iş ilişkisi gibi düşündüğünü anlayan yeşil başlı ördek, düşünmeden öneriyi kabul etmiş. Yoksa horoz, iyilik olsun diye hiç bir şey istemiyecek olsaymış, "Bunun altında bir kurnazlık vardır" diyerek öneriyi kabul etmeyecekmiş. Sonunda ördekle horoz, kullanılmayan kümesin "Ördek Okulu" olmasında anlaşmışlar. Anne ördek yuvalarına dönerken: - Çok yüksek kira istedi. Nasıl öderiz onca kirayı? diye söylenince:&lt;br /&gt;- Bir yolunu buluruz. Önemli olan yavrularımızın güvenliği. demiş yeşil başlı ördek. Anne ve baba ördek, kullanılmayan kümesi temizlemişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra öğrencilerin oturacağı yerleri ve öğretmenin duracağı kürsüyü hazırlamışlar. Ne yapıldığını anlamadan yavru ördekler de onlara yardım etmişler. Bir gün anne ördek, tüm yavrularını çevresine toplamış. Onları okul olarak hazırladıkları yere götürmüş. Yeşil başlı baba ördek orada bekliyormuş. Anne ördek yavrularına dönüp:&lt;br /&gt;- Yavrularım, burası bir Ördek Okulu. Burada okuyup bilgi ve becerinizi geliştireceksiniz. Babanız size eğitim verecek. Anlatılanları öğrenmeye çalışın. Unutmayın ki size anlatılan her şey eskiden yaşanmış olaylardan ediline deneyimlerden kazanılmış bilgileri içerir. Onları eksiksiz öğrenmeye çalışın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavru ördeklerin sabırsızca içeriye girmek istediklerini gören anne ördek, konuşmasını uzatmayıp yavrularını öğretmene teslim etmiş ve orada ayrılmış. İlerleyen günlerde Ördek Okulu'ndan gelen sesler dinlenmeye değermiş. Yavru ördeklerin hep bir ağızdan "abc" diyerek incecik sesleriyle bağırarak kanat çırpmaları ilerideki ağaçlardan ve gölün kıyısından bile duyuluyormuş. Ağaçlardaki serçelerin ötmeyi kesip, örnek yavrularını dinledikleri olurmuş. Balıkçıllar avlanmayı bırakıp, başlarını göğe kaldırarak duydukları seslerin anlamını çıkarmaya çalışırmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ördek yavrularının öğrenirken çıkarttıkları coşkulu sesleri çevreye yayıldıkça, okulun çevresine meraklılar dolmaya başlamış: Çitlerin üzerine tüneyen kuşlar, gölden ayrılıp, seslerin ne olduğunu anlamaya çalışan balıkçıllar, taşlara tırmanmış sincaplar ve tavşanlar... Meraklılar çoğaldıkça horoz durur mu? Hemen kümesin damına çıkarak uzun uzun ötüp, yavruların sesini bastırmak ve dikkati kendi üzerine çekmek istermiş. Ama çevreye toplanan hayvanlar horozun ötüşüne aldırmadan, yavruların söylediği şarkıları mırıldanır, onlara eşlik etmeye çalışırmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duruma öfkelenen horoz, yerinde duramaz, kanat çırparak üstlerine yürür, onları korkutarak ördek okulunun çevresinden uzaklaştırmaya çalışırmış. Okulun yararlı olduğunu anlayan kuşlar ve sincaplar da yavrularını Ördek Okulu'na göndermeye başlamışlar. Sınıf yeni katılan yavrularla çok kalabalık olmuş. Ama, kalabalık bir sınıf olması, dersleri aksatmıyor, tam tersine herkes tüm dikkatini toplayarak yeşil başlı ördeğin anlattıkları dinleyip çık bile çıkarmıyormuş. Sonunda horoz gelişmelere dayanamayıp okul bitiminde sallana sallana anne ödreğin yanına giden yeşil başlı ördeğin karşısına dikilmiş. Sesi de, davranışı da, Ördek Okulu'ndan hoşnut olmadığı belli ediyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Seninle bu okul konusunu bir kez daha konuşmalıyız. diye söze başlamış. Yeşil başlı ördek, horozun ne yapmak istediğini anlamış ama anlamamazlığa gelerek:&lt;br /&gt;- Ne konuşacağız? Kiramızı ödüyoruz. Yavrular artık seni ve kümesini yaramazlıklarıyla rahatsız etmiyorlar. Herşey istediğin gibi değil mi?&lt;br /&gt;- Hayır. Bence bana az kira veriyorsunuz.&lt;br /&gt;- Ama kirayı sen belirlemiştin. Biz pazarlık bile yapmamıştık.&lt;br /&gt;- Ben anlamam. Bundan böyle her ay üç çuval buğday vereceksiniz.&lt;br /&gt;- Ama bu çok.&lt;br /&gt;- O zaman kümesten çıkarsınız.&lt;br /&gt;- Kümesten çıkarsak okul kapanır.&lt;br /&gt;- Ben anlamam. demiş ve yanlarından uzaklaşmış. Başını bir öne bir arkaya sallayarak keyifle kümesine doğru giderken yan gözle ördekleri süzüyormuş... Yeşil başlı ördek, horozun tavrına ve söylediklerine hem çok öfkelenmiş hem de çok üzülmüş. Öfkelenmiş çünkü horoz kıskançlık yapıyor, okulda yavruların öğrenim görmelerini istemiyormuş. Üzülmüş çünkü mal horozun, keyfi için kirayı arttırması yasalara aykırı değilmiş. Başı öne eğik anne ördeğin yanına değin gitmiş. Hem ders anlatmak, hem de kalan sürede horozun istediği kadar çok buğday bulmak olanaksızmış. Anne ördek gagasıyla, baba ördeğin yeşil başını okşamış:&lt;br /&gt;- Kuşlardan ve sincaplardan yardım istersin. Onlar da yavrularını okula getirirken her gün taşıyabildikler kadar buğday getirsinler. Baba ördek umutsuzca anne ördeğe bakmış: - Bulabilirler mi bilmiyorum. Ama, bir denerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa okulu kapatmak zorunda kalacağım. Yeşil başlı ördek, ertesi gün kuşlara ve sincaplara konuyu açmış. Dili döndüğünce hem okulda eğitim vermenin hem de horozun istediği kadar çok buğday bulmanın olanaksız olduğunu, bu nedenle yardımlarına gereksinimi olduğunu anlatmış. Kuşlar ve sincaplar "Okul sürsün, yavrularımız eğitim görsün" diyerek her gün buğday getirmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay sonunda horozun istediğinden de çok buğday birikmiş. Horoza istediği üç çuval buğdayı vermişler. Kalanını başka aylarda, istenilen kadar buğday sağlayamazlarsa, kullanmak üzere saklamışlar. Horoz okulun sürdüğünü, kiranın artması eğitimi engellemediğini görünce:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çıkın kümesimden. diyerek gerçek emelinin ne olduğunu açık ve öz bir biçimde anlatmış. Yeşil başlı ördek, nedenini anlayamadığını söylemişse de horoz sözünden dönmüyor, kümesten çıkmalarını istiyormuş. Çevredeki tüm hayvanlar, kibirli horozu düşüncelerinden caydırmak için çok uğraşmışlar. Horoz kendi kümesine sığmadıklarını, bazı tavukları okul olarak kullanılar kümese taşıyacağını söyleyerek, düşüncesini değiştirmeyeceğini bildirmiş. Umutlarını yitiren diğer hayvanlar, üzüntü içinde anne ördeğin yanına gidip soruna bir çözüm aramak üzere sessizce bekleşmişler. Aslında hepsi birbirine bakıyor, birinin çözüm üretmesini (daha doğrusu konuşmasını) bekliyormuş. Yeşil ördek çevresinde sessizce ağlaşan öğrencilerine seslenerek:&lt;br /&gt; - Artık okul yok. Kümese gidip eşyalarımızı toplayalım. demiş üzüntülü bir sesle. Tüm öğrenciler küçücük adımlarının koşmakla yuvarlanmak arasında hızıyla okula gidip ders araçlarını, sıralarını ve kitaplarını toplamışlar. Kapının önünde ne yapmaya çalıştıklarını görmeye gelen horoza ters ters bakıp:&lt;br /&gt;- Unutma. Yine okuyacağız. Sen bize engel olamazsın. demişler. Yavrular, anne ördeğin yanına döndüklerinde gözlerinden sicil gibi yaş akmaktaymış. Tüm hayvanlar çok üzgünmüşler. İşte tam bu sırada kanatlarını çırparak gelen bir serçe, hayvanların hepsinin görebileceği bir yüksekliğe konmuş ve onlara seslenerek:&lt;br /&gt;- Üzülmeyin. Tüm hayvanlara haber salabiliriz. Herkes yardım edince kendi okulumuzu kendimiz yapabiliriz. Eskiden kiraya karşılık buğday toplamak için çalışıyorduk. Şimdi çalı çırpı toplarız. Hepimiz yuva kurmayı biliyoruz. Bu kez tüm yavruları içine alacak kocaman bir yuva kurarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul yapmak için çalışmaz mısınız? Tüm hayvanlar sevinçle çığlık atıp, "Olur. Kendi okulumuzu kendimiz yapalım" diyerek dağılmışlar. Tüm hayvanlara haber uçurmuşlar. "Yuva kurmak için topladığınız çalılardan biraz da okul için toplayın" demişler. Tüm hayvanlar okulları için çevreden çalı çırpı toplamaya başlamışlar. Bir çoğu istenilen tür çalı bulamamış. Onlar da yuvalarından söktükleri çalıları getirmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaçların arasından koşarak gelen hayvanların ve hızla uçan kuşların ağızlarında taşıdıkları çalılar anne ördeğin önünde birikmeye başlayınca, anne ördek yavrulara dönüp:&lt;br /&gt;- Haydi yavrular. Boş durmayın bana yardım edin. Biz de getirilen çalılardan okulumuzu yapalım. Yeşi başlı ördek ve yavrular kanatlarını açarak okulun yapılmasını için çalışmaya başlamışlar. Okulun duvarları hızla yükselmiş. İş çatıyı yapmaya gelince, kuşlar ördeklerin yerine geçip, çatıyı çalılarla kaplamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sincaplar onlara yardım etmiş. Kısacık bir günde okul tamamlanmış. Hem de, eski okullarından daha güzel görünüyormuş. Çünkü bu okulu kendi elleriyle yaptıklarından, onlara cennet gibi güzel görünüyormuş. Horoz, bahçenin diğer ucundan, hayvanların ne yaptıklarını öğrenmeye çalışıyor, çitin üzerinde kıpırdamadan sonucu bekliyormuş. Arada başını sağa sola çevirip, göz ucuyla tavukların diğer hayvanlara yardım edip etmediğini izliyormuş. Zavallı tavuklar, horozdan korktukları için diğer hayvanlara hiç yardım etmemişler. Bahçeden dışarıya çıkmayıp, önlerine konan yemlerini yemişler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun yapımı tamamlanınca tüm yavrular okul gereçlerini yeni yapının içine taşımışlar. Çok çalışmaktan yorulmuş olmalarına aldırmadan arada şarkı bile söylemişler. Eksik kalmayınca, tüm hayvanlar okulun kapısı önünde toplanmışlar. Anne ördek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yardımlarınızla okulumuzu tamamladık. Yarın her zamanki gibi eğitiminiz sürdürecek. Bugün yoruldunuz. Gidip dinlenin. Sakın yarın derse geç kalmayın. Sevinçle çığlık atan öğrenciler:&lt;br /&gt;- Evet! Kimse bize engel olamaz. Birlik olunca, baş edemeyeceğimiz sorun olmaz. Bunu kanıtladık. demişler. Sonra tüm hayvanlar dağılıp yuvalarına dönmüşler. Anne ördek, yeşil başlı baba ördek ve yavruları, yeni okulun yanındaki yuvalarında huzur içinde uyumuşlar... Sabah erkenden ötmeye başlayan horoz: "Yine sabah olduuuu..." derken sesindeki üzüntüyü gizleyememiş. Kuşların cıvıldamasını duyan yavrular koşuşarak yeni okullarına gelmişler. Neşe içinde okulun bahçesinde oyunlar oynamışlar. Sonra hepsi ders başlamadan sınıfta yerlerini almışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil başlı ördek, göğsünü kabartarak sınıfa girmiş. Yavrulara bakıp yutkunmuş. Sonra tok bir sesle:&lt;br /&gt;- Günaydın demiş. Yavruların hepsi birden incecik sesleriyle neşe içinde bağırmışlar:&lt;br /&gt;- Günaydın öğretmenim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116843346387048041?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116843346387048041/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116843346387048041' title='15 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116843346387048041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116843346387048041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2007/01/rdek-okulu-yeil-bal-erkek-rdek.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116833328462281958</id><published>2007-01-09T00:55:00.000-08:00</published><updated>2007-01-09T01:01:26.073-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>GÜMÜS GÖZLÜ DEV&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış bir yokmuş... Develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı'nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış. Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış. Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış. Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: "Öldürün! Kesin!.." gibi kelimelermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüş Gözlü Dev'in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev'in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, "Ona bir şey olursa ben ne yaparım?" diye düşünüyormuş. Günlerden bir gün korktuğu başına gelmiş. Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardaklar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş. Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın. Cellatlar koşup gelmişler. Nazlı Çiçeği kınalı saçlarından tutup sürümüşler. Gümüş Gözlü Dev'in gözlerinden yaşlar süzülmüş. Kimselere belli etmeden dışarı çıkmış. Cellatlara yetişmiş. Önlerinde diz çöküp yalvarmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- "Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki..." diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış.&lt;br /&gt;- Hükümdarın emrine karşı gelemeyiz! diye cevap vermişler. Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar.Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış. Nazlı Çiçek biraz sonra toparlanıp kalkmış. Fakat Gümüş Gözlü Dev hâlâ upuzun yatıyormuş. Gümüş gibi parlak gözleri yarı açıkmış. Yüzünde mutlu bir görünüm varmış. Nazlı çiçek O'nun öldüğünü anlayınca:&lt;br /&gt;- Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı'na O'nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse gelemez... diye ağlamış, ağlamış...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116833328462281958?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116833328462281958/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116833328462281958' title='6 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116833328462281958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116833328462281958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2007/01/gms-gzl-dev-bir-varm-bir-yokmu.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116825888093336464</id><published>2007-01-08T04:16:00.000-08:00</published><updated>2007-01-08T04:21:25.853-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;&lt;strong&gt;Küçükkk ama küçücükkkk bir duyurum var arkadaslarrrrrr;))))) 2007 yılı itibariyle yeni bloğumuda devreye sokmus bulunmaktayım. Ufak tefek eksikliklerim olmus olsada genede yazı akısım devam etmekte... Çiçeklerle pek bir hasır nesirseniz eğer sizide&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.ciceksepetim.blogspot.com"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;www.ciceksepetim.blogspot.com&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt; &lt;strong&gt;adresine beklerim. Bu arada belirtmeden edemeyeceğim iki bloğumdada güncellemeler devam edecektir... Gelen ziyaretçilerime duyurulur...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116825888093336464?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116825888093336464/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116825888093336464' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116825888093336464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116825888093336464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2007/01/kkkk-ama-kckkkk-bir-duyurum-var.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116808277095728600</id><published>2007-01-06T03:19:00.000-08:00</published><updated>2007-01-06T03:26:14.943-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/3134/3895/1600/668413/nilifer_resimleri.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/3134/3895/320/114776/nilifer_resimleri.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;NİLÜFER PERİSİ&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Sabahın erken saatlerinde, henüz daha güneş bile doğmadan önce, çiğ damlaları nilüfer çiçeklerinin üzerinde nazlı nazlı salınmaya başlamışlardı. Çiğ damlaları oluştukça, nilüferler daha da parlaklaşıyorlardı. Nilüfer tomurcukları yavaş yavaş açılıp doğan günü karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tomurcuklardan biri daha yavaş açılıyordu. Bir bebeğin uykusunu, güzel rüyasını bırakmak istememesi gibi nazlanıyordu. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Tomurcuğun her yaprağı açıldıkça, etrafa ışıklar saçılıyordu. Rengarenk ışıklar, sanki bir bebeğin gülüşüyle geliyordu. Güneş doğarken, parlak gri olan gölün suları, beyaz, pembe nilüfer çiçekleri onların yemyeşil yaprakları ile bir mucizeyi kucaklamaya hazırlanıyordu. Güneş yavaşçacık, mutluluk dağıtarak, nilüfer perisi ile birlikte doğdu. Nilüfer perisi, minicik , güneşin ilk ışıltıları kadar mutlu, bir bebek kadar masum, kar tanesi kadar kırılgan, bir periydi. Nilüfer perisi çok şanslıydı çünkü o pırıl pırıl bir gölde dünyaya gelmişti.Nilüfer perisi çok mutluydu. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Onun için yepyeni bir serüven başlamıştı. Daha gözlerini açıp etrafı seyrederken, bu seferki hayatında çok şanslı olduğunu düşündü. Burası etrafı çam ormanlarıyla kaplı bir göldü.Ormanı seyre dalmışken, güzel bir müzik dikkatini çekti. Sanki ormanın oluşumuyla beraber doğmuştu bu müzik. Etrafına baktı. Önce kurbağalar çıktı müzisyenlerden; sonra zilleriyle çekirgeler, kemanlarıyla ağustos böcekleri balıklar dans ederek müziğe eşlik ediyorlardı. Orkestra çok genişti.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Tüm göl bu müziğe eşlik ediyordu. Nilüfer perisi buna inanamadı. Daha önceki hayatlarında nice mutlu göller, mutsuz göller, ışıltılı, bol balıklı, özel kokulu göller gördüyse de bu göl diğerlerinden çok farklıydı.Gülümseyerek müziğin tadını çıkardı. Sonra müzisyenleri incelemeye başladı. Yüzleri nasıl da mutlulukla ışıl ışıl parlıyordu. Tek tek hepsini inceliyordu, ki unutmasın, bu görüntü bundan sonra da yaşayacağı hayatlarda ona mutluluk versin. Ağustos böceğine gelince orada kalıverdi. İkisinin de gözleri birbirine kenetlenmişti, sanki o anda tüm dünya durmuş sadece müzik ve ormanın büyülü kokusu kalmıştı. Ama bu arada, onlar farketmeseler de, önce müziğin ve dansın ritmi bozuldu, sonra da sustu.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;En son aşıklar anladılar müziğin durduğunu. Herkes onlara bakıyordu. Nilüfer perisi kendini tutamadı, bir kahkaha attı. Müzik ve dans yeniden başladı. Müziğin sonunda çok acıkmışlardı. Sofralar kuruldu. Ağustos böceği ve nilüfer perisi beraber oturdular. Konuşmaya başladılar. Aslında, ne söylediklerini kendileri bile bilmiyorlardı, konuşan daha çok gözleriydi.Yemekten sonra bütün göl hayvanları dinlenmeye gitti. Sadece ağustos böceği ve nilüfer perisi kaldı. Göl birden sakinleşmiş, durgun bir hal almıştı. Hafif bir meltem esiyordu. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Bir süre bu sessizliği dinleyip beraber olmanın mutluluğunu yaşadılar. Sessizliği ağustos böceği bozdu.“Nilüfer perisi kanatların yeterince olgunlaştı. Artık uçabilirsin. Ormanı tanımak ister misin?” dedi. Nilüfer perisi bu teklifi sevinçle kabul etti. Uçarak ormana ulaştılar. Orman nasıl da hoş kokuyordu. Rengarenk çiçekler kaplamıştı tüm ormanı. Ağaçlar çok büyüktü. Gördükleri bütün hayvanlar gülümsüyordu. Küçücük bir yavru sincap, nilüfer perisini görünce çok mutlu oldu. Ellerini sevinçle çırpmaya başladı. Bir yandan da annesini çekiştiriyordu.“Anne bak bak o kim?” diye sordu.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Nilüfer perisi yavaşça minik sincabın yanına geldi. “Merhaba ben nilüfer perisiyim” dedi. Yavru sincap gözlerini kocaman kocaman açmış hiç sesini çıkarmadan nilüfer perisine bakıyordu. Anne sincap nilüfer perisini ve ağustos böceğini selamladı. Onlara en güzel yemeklerini ikram etti. Sonra “gelin” dedi, “ben gezdireyim ormanımızı; önce baykuş ailesiyle tanıştıracağım sizi.” Gerçekten de anne sincap, başta baykuş ailesi olmak üzere, bütün orman sakinleri ile tanıştırdı nilüfer perisini. Bu oldukça yorucu olmuştu. En son kaplumbağa ailesiyle tanıştılar. Kaplumbağalar da onlara serin şerbetler ikram ettiler. Nilüfer perisi bu geziden hoşnuttu ama sanki herkes birşeyler saklıyordu. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Bu rahatsızlık verici durumdu ki, nilüfer perisini en çok üzen ağustos böceği bile bu sırra dahildi. Herkes çok mutlu görünmesine rağmen gözlerde saklanamayan bir hüzün vardı. Orman halkının bilmediği bir şey vardı, nilüfer perileri istedikleri zaman düşünceleri okuyabiliyorlar ve hayalleri görebiliyorlardı. Nilüfer perisi teker teker düşünceleri okumaya başladı. Gizledikleri şey bir bataklıktı. Ama bataklıkta neyi gizlediklerini anlayamıyordu çünkü bu ormanda bataklık olması gizlenecek bir şey değildi. Hatta orayı uçarken bile görmüşlerdi. Kaplumbağa ailesine sordu; “Ben henüz bataklığı görmedim, orayı bana göstermeyecek misiniz?” &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Herkes şaşkınlıka birbirine baktı. İlk konuşan ağustos böceği oldu. “Evet, nilüfer perisine hâlâ bataklığı göstermedik, haydi bataklığa gidelim” dedi. Herkes biraz ürpererek baktı birbirine, isteksizce “tamam” dediler.Bataklık hiç de uzak değildi. Nilüfer perisi için birazcık ilerdeydi. Ama orman halkı birbirlerine yardım ederek bile olsa çok yavaş ilerliyorlardı. Sonunda ulaştılar bataklığa, bataklıkta onları üstü başı kir içinde bataklık cini karşıladı. Bu durumdan cin çok mutlu olmuştu, ama orman halkı hiç mutlu gibi görünmüyordu. O şirin hayvanların yerini, asık suratlı bir topluluk almıştı. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Hepsi aksi ve küçümser bakışlarla bakıyorlardı bataklık cinine. Ama bataklık cini, onları gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, nilüfer perisini bile gözleri görmüyordu. Durmaksızın çığlıklar atıyor bir oraya bir buraya zıplıyordu. O zıpladıkça etrafa çamurlar sıçrıyor, çamurlar sıçradıkça bataklık cini daha da çok kahkaha atıyordu. Nilüfer perisi bataklık cinini çok sevmişti. O da hemen onunla beraber çamurlarda zıplayıp hoplamaya başladı. İkisi beraber çok eğleniyorlardı. Orman sakinleri, gözlerini kocaman kocaman açmış nilüfer perisine bakıyorlardı. Fısıltılar başladı hemen, kimi nilüfer perisinin asla temizlenemeyeceğini, artık hep böyle pis kalacağını, kimi de onun ruhunu şeytanın çaldığını söylüyordu. Nilüfer perisi bunların hepsini anladı. Demek onun için bataklığa gelmiyorlardı.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Üstelik bataklık cininden de korkuyorlardı. Bataklık ciniyle kimse görmeden konuştu. Sonra da çok yorulduğunu ve çok acıktığını söyledi. “Hadi yemek yiyelim” dedi orman halkına. Kimseden ses çıkmadı. Ağustos böceği “hadi bakalım” dedi. “Geri dönüyoruz. Yemek yiyeceğiz.”Baykuş arka çıktı hemen , “Önden kuşlar gitsin, hazırlıklara başlasınlar.” Önce isteksiz olanlar bile hazırlıklar başlayınca neşelendiler. Onlar sofrayı hazırlaya dursun, nilüfer perisi ve bataklık cini de göle gitmiş yıkanıyorlardı. Nilüfer perisi, iyice temizlenmesi için bataklık cinine yardım etti. Üstünden o çamurlar gidince, ortaya çok şirin bir cin çıktı. Temizlendikten sonra, şölene katılmak için, birlikte yola çıktılar. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Oraya vardıklarında, baykuş dışında kimse bataklık cinini tanımamıştı. Baykuş hemen onların yanına yaklaştı ve onları onur konuğu masasına oturttu. Sonra da misafirlere bataklık cinini tanıttı. Bataklık cininin onur konuğu masasına oturmasıyla beraber şölen başladı.Şölen başlamıştı ama misafirler hâlâ büyük bir şaşkınlık içindeydiler. Kimse bataklık cininden gözlerini alamıyordu. Bugüne kadar korktukları bu minicik, şirin yaratık mıydı? Bataklık cini büyüklere göre hâlâ çirkindi, ama çocuklara göre çok şirindi. Çocuklar hemen onun yanına geçtiler. Bütün yemek boyunca gülmeleri hiç kesilmedi. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Bataklık cini gülmeyi, eğlenmeyi seviyordu ve onun bulunduğu ortam mutlaka neşeli olurdu. Yemeğin sonunda herkes neşe içinde masadan ayrıldı. Artık bataklık cininden korkmuyorlardı. Hatta onu sevmeye bile başlamışlardı. Artık bataklık korkulması gereken bir yer olmaktan çıkmıştı. Şölenin sonunda bataklık cini hem nilüfer perisine, hem baykuşa, hem de ağustos böceğine teşekkür etti. Mutlulukla bataklığına döndü.Nilüfer perisi ve ağustos böceği göle doğru yola çıktılar. Ama ikisi de biraz yalnız kalmak istiyorlardı. Bir süre birlikte kaldılar. Nilüfer perisi gitmeden önce onlara bir armağan vermek istiyordu. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Ağustos böceğinin aklından geçenleri okudu. O nilüfer perisinin hiç gitmemesini, hep beraber olmalarını istiyordu. Bu imkansızdı, nilüfer perileri sadece bir gün yaşardı. Artık akşam oluyordu. Gitme vaktine az kalmıştı. Birden aklına geldi. Bu gölde hiç göl insanı görmemişti. Halbuki neredeyse tüm göllerde göl insanları olur; hem güzel sesleri, hem sorunlara hemen çözüm bulmalarıyla tüm göl halkının sevgisini kazanırlardı. Onlara göl insanlarını armağan etmeliydi. Nilüfer perisinin bir an önce göl perisini bulması gerekiyordu. Sadece göl perisi göl insanlarını çağırabilirdi. Ağustos böceğine çok acil göl perisini bulması gerektiğini söyledi ve hızla oradan ayrıldı. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Nilüfer perisinin, göl perisini bulması zor olmadı. Ona isteğini anlattı. Göl perisi de büyük bir zevkle kabul etti ve göl insanları ile bağlantıya geçti. Sonra nilüfer perisine dönüp o gitmeden önce gölde olacaklarını söyledi. Nilüfer perisi teşekkür ederek oradan ayrıldı.Nilüfer perisi göle döndüğünde artık güneş batmak üzereydi, göl güneşin son ışıklarıyla rengarenk olmuştu. Muhteşem bir görüntüydü . Göl orkestrası bu sefer hüzünlü bir melodi çalıyordu. Çünkü nilüfer perisi birazdan geldiği nilüfere dönüp, uykuya dalacaktı. Tekrar uyandığında artık orada olmayacaktı. Nilüfer perisinin iyice uykusu gelmişti. Göl sakinleri ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. O sırada göl insanları güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek geldiler. Birden hüzün kayboldu. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;Ortalık yeniden canlandı. Nilüfer perisi bile el çırpıyor, dans ediyor, bu neşeli müziğe eşlik ediyordu. Müziğin sonunda nilüfer perisi yavaşça doğduğu nilüfere döndü. Bütün göl halkını, orman halkını, göl insanlarını selamladı. Dilerim yine görüşebiliriz dedi ve nilüferin içinde kıvrılıp, nilüferin onu yumuşakça örtmesini istedi. Bütün canlılar nilüfer perisinin aralarından ayrılmasından dolayı çok üzgündü. Ama o, onlara göl insanlarını hediye etmişti. Onlara mutluluk vermişti, içtenlikle ona teşekkür ettiler. Nilüfer perisinin de istediği gibi şarkı ve dansa devam ettiler.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116808277095728600?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116808277095728600/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116808277095728600' title='8 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116808277095728600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116808277095728600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2007/01/nilfer-perisisabahn-erken-saatlerinde.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116801997625469153</id><published>2007-01-05T09:51:00.000-08:00</published><updated>2007-01-05T10:00:41.476-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bilyegöz&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Develer tellal iken pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallariken yani çok ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğrusu garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gezmez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz sözler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahatsız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş. Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar bodruma iner, hazinelerini kontrol edip saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini fark etmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usanmadan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer, öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Bilyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazinelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, lale setlerinin arasında dolaşmaya başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duruyormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah'ın bir lütfu bana. Yoksulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne olur boş çevirmeyin beni...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey veremem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin için bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye başlamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun vermem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş. Daha doğrusu bir beddua...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnşallah tuttuğunuz her şey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksayan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşçe, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne? Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi?! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir gül.. Kral Bilyegöz'ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzanmış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasın diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bardağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, her şey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegöz'ün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına kurulu düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Onu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tutmuş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer köşeye saklanıp beklemişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yok ettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yoksul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah'a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş. Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah'tan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulursunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah'a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten artık hiç biri altın olmuyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz'ün. Ömründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık... Allah'ım, Allah'ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi. .&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116801997625469153?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116801997625469153/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116801997625469153' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116801997625469153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116801997625469153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2007/01/bilyegz-develer-tellal-iken-pireler.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116661700326572336</id><published>2006-12-20T04:04:00.000-08:00</published><updated>2006-12-20T04:16:58.056-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#33cc00;"&gt;&lt;strong&gt;ŞAMPİYON ÖRDEK&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir gölün çevresinde binlerce ördek yaşıyordu. Bu ördekler çeşitli yarışmalar düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri ödüllendirirlerdi. Son birkaç yıldır yapılan yarışmalarda birinciliği Gadro kazanıyordu. Yüzme yarışı olsun, dalma olsun, güzel yürüme yarışması olsun Gadro hep önde, hep birinciydi. Gadro, arkadaşları oyun oynarken tek başına antrenman yapmış, hırsla kendini büyük bir şampiyon olacağım diyerek yetiştirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci olamamak diye bir şeyi düşünemezdi. Zaten her şeyden emin olmadan yarışmalara katılmamış ve girdiği ilk yarışmadan zaferle çıkmıştı. Gadro, son günlerde arkadaşlarına yakında buralardan gideceğini söylemeye başladı. Zaten burada sıkışıp kalmıştı. Dünya bu kadar küçük değildi. Çekip gitmeli dünyaya Gadro’yu tanıtmalıydı. Gadro, bir gün ansızın çekip gitti. Hızlı adımlarla yürüyüp giderken, dönüp arkasına bakmadı. Gadro, gölden uzaklaştıkça kalbini kemirmeye başlayan huzursuzluğun gitgide büyümekte olduğunu fark etti. Ne zaman birkaç orman hayvanını bir arada görüp yanlarına gitmeye kalksa huzursuzluğu çoğalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü onlar Gadro’ya sıradan biriymiş gibi davranıyorlar, bazı konularda ileri sürdüğü fikirlere gülüp geçiyorlardı. Gadro, bir süre sonra yürüyüşünün bile gülümsemelere neden olduğunu görünce canı iyiden iyiye sıkılmaya başladı. Bunlar da kimdi böyle? Kim oluyorlardı da onun çapında birine gülüyorlardı? O, koskoca bir şampiyondu. Göl kıyısında yaşayan binlerce ördek arasında adı bir ilah gibi anılıyordu. Ya bunları kim tanıyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha birbirlerini tanımak değil, kendi kendilerini bile tanımıyordu bunlar. Kendi adını unutmuş biri, Gadro’nun namını işitmiş olsa bile, şimdi hatırlamasına olanak var mıydı? Zavallıydı bunlar, hepsi zavallıydı. Gadro, pek çok yeri gezip dolaştıktan tam beş yıl sonra göl kıyısına geri döndü. Artık eskisi gibi göl kıyısında dolaşmıyor, geceleri gölde yüzme, dalma antrenmanları yapıyor, gündüzleri ise, gölü rahatça görebileceği bir tepeye çıkarak, gölde yüzen ördekleri seyrediyordu. Gadro, bir gün yine bu tepeye çıkmıştı. Biraz sonra kırk elli ördeğin göl kıyısına gelerek, bunlardan ayrılan beş ördeğin göle girip birbirleriyle yarıştıklarını gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada bir, tek tük alkış sesleri duyuluyordu. Herhalde antrenman yapıyorlar, diye düşündü, Gadro. Aradan biraz zaman geçtikten sonra yaşlı bir ördeğin gelmekte olduğunu gören Gadro, tanınmaması için giydiği şapkasını gözlerinin üstüne kadar indirdi. Yaşlı ördek, selam verdikten sonra, Gadro’nun yanına oturdu: “Yarışmalara bu yıl da ilgi pek az...” dedi. “Baksana beş ördek yarışıyor, taş çatlasa elli ördek onları alkışlayıp gayrete getirmeye çalışıyor. “Gadro şaşırmıştı:“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dediniz?.. Bunlar yarışıyorlar mı şimdi?.. Hayret, ben antrenman yaptıklarını sanmıştım!..” Bunun üzerine yaşlı ördek: “Yarışıyorlar evlat, yarışıyorlar.“ dedi. “Hem bu yarışma yılın en büyük yarışması. Büyük ödülü bu yarışı birinci bitirecek uzun mesafe yüzücüsü ördek kazanacak. Eskiden bu gölde ne yarışmalar yapılırdı. Bu tepe, şu yandaki tepeler, şu gerideki tepeler, tıklım tıklım dolardı. Her yarışmaya yüzlerce ördek katılırdı. Yarışmalar, büyük bir çekişme içinde günlerce devam ederdi. Son gün yapılan final yarışmalarıyla birinciler belli olur, alkışlar arasında ödüllerini alırlardı. Ne zaman ki, o, buralardan gitti, yarışmalardaki tüm heyecan bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle giderse birkaç yıla kalmaz, yarışacak sporcu bulunmaz. Seyirci olmayınca yarışacak sporcu bulmak zor oluyor, evlat. “Gadro, tanımasın diye yaşlı ördeğin yüzüne bakmıyordu. Yaşlı ördek sözlerini tamamlayınca Gadro, tanınma korkusunu unutarak başını çevirirken şöyle konuştu: “O gittikten sonra yarışmalardaki tüm heyecan bitti dediniz. O dediğiniz kimdi ki?“ “Bana bu soruyu sormakta yerden göğe kadar hakkın var, evlat.“dedi yaşlı ördek. “Zaten sen sormasan da, ben onun adını söyleyecektim. Senin yabancı olduğun, çok uzaklardan buralara geldiğin belli. Yoksa kimden söz ettiğimi anlardın. O, dediğim Gadro’ydu, evlat. Gadro, büyük bir şampiyondu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk girdiği yarışmadan son girdiği yarışa kadar hep birinci oldu. Herkes, Gadro’yu seyretmeye gelirdi. Binlerce seyircinin yaptığı tezahürat korkunç olurdu. O yarışırken dağ-taş ( Gadro…Gadro…) diye inlerdi.Gadro gideli beş yıl oldu ama, onu bir türlü unutamadık. Aradan bunca zaman geçmesine karşın birkaçımız nerede bir araya gelsek hemen Gadro’dan bahsetmeye başlarız. Gadro başkaydı canım, Gadro bambaşkaydı. “Yaşlı ördek sözlerini tamamlarken Gadro duygulanmış ve göz pınarlarında biriken yaşları silmek için şapkasını biraz yukarıya kaldırmıştı. Kendisini yarışırken ve göl çevresinde gezerken pek çok defa gören yaşlı ördek karşısındakinin kim olduğunu anlamıştı. Bu büyük şampiyon Gadro’ydu. İnanılır gibi değildi. Demek Gadro yıllar sonra geri dönmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk anlarda inkar etmesine, Gadro olmadığını söylemesine karşın, yaşlı ördeğin uzun süren ısrarlarına dayanamayan Gadro, sonunda geri döndüğünün herkes tarafından bilinmesine razı oldu. Ertesi gün gölde binlerce ördek toplanmıştı. Hepsi, büyük bir sabırsızlıkla Gadro’yu bekliyordu. Gadro, onları fazla bekletmedi geldi, göle girdi, yanında yaşlı ördek olduğu halde ördeklerle tanıştı, hal hatır sordu, iltifatlar etti, onlarla kısa süren konuşmalar yaptı, gönüllerini aldı. Daha sonra düzenlenen yarışmaya kadar Gadro, genç ördeklere gölde antrenman yaptırdı. Onların iyi birer yarışmacı olmaları için sonsuz gayret gösterdi. Düzenlenen her yarışmaya Gadro da katılıyordu. Eskiden olduğu gibi, yine her yarışmaya yüzlerce ördek katılıyor, yine yarışmaları binlerce ördek seyrediyor, yine dağ-taş ( Gadro…Gadro... diye inliyordu. Gadro yarışmalarda birincilikler alıyordu fakat bazı final yarışmalarında Gadro’nun geçildiği görülüyordu ve bunu Gadro’nun yeni şampiyonlar ortaya çıkması için yaptığını herkes biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gadro, yirmi dört yaşına girmiş ve iyice yaşlanmıştı. Birkaç yıldır sadece kısa mesafeli yüzme yarışlarına katılıyordu. Son yarışında ilk metrelerde fenalık geçirmesine karşın, yarışı bırakmadı. En geride kalmıştı. Diğer ördekler yarışı tamamlayıp geriye dönüp baktıklarında Gadro’yu gördüler. Efsanevi şampiyon Gadro, ileri doğru yüzmeye çalıştıkça sırtüstü düşüyor, kendini kaybetmiş bir halde debelenip duruyordu. Yarışmacıların hepsinin üstünde Gadro’nun emeği vardı. O, gece gündüz demeden kendilerini bu yarışa hazırlamıştı. Hoca zor durumdaydı. Yardım etmeliydi. Yarışmacı ördekler, bir çırpıda Gadro’nun yanına gelip, onu kucakladılar. Yarı baygın durumdaki Gadro mırıldanıyordu. “Yarışı bitirmem lazım çocuklar, yarışı bitirmem lazım…” Gadro, binlerce ördeğin derin bir sessizlik içinde ayakta izlediği son yarışını diğer yarışmacıların kolları arasında bitirmeyi başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normalde bir ördeğin ortalama yaşam süresi yirmi beş yıldı. Fakat Gadro daha uzun yıllar yaşadı. Yarışmalarda yarışamasa bile yarışmalar yapılırken Gadro hep oradaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu masal Serdar Yıldırım'a ait bir masaldır. İnternette dolasırken bulduğum ve hosuma giden bir masal olduğunuda belirtmeden edemedim... Umarım sizlerde beğenmissinizdir... Sevgilerimle&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116661700326572336?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116661700326572336/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116661700326572336' title='16 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116661700326572336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116661700326572336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/12/ampiyon-rdek-bir-gln-evresinde.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116642649332402092</id><published>2006-12-17T23:18:00.000-08:00</published><updated>2006-12-17T23:21:33.946-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff0000;"&gt;Orman Perisinin Gülleri&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116642649332402092?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116642649332402092/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116642649332402092' title='11 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116642649332402092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116642649332402092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/12/orman-perisinin-glleri-yemyeil-aalarla.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116497306335513681</id><published>2006-12-01T03:25:00.000-08:00</published><updated>2006-12-01T03:37:43.720-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#33cc00;"&gt;&lt;strong&gt;ALTIN SAÇLI KIZ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce... Saraylarda padişahların yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alışveriş yapıldığı zamanın birinde... Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir ev varmış. Bu evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı; al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile beraber otururmuş. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç bıkmadan tarar da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar bir çekmecede saklarmış. Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran kalırmış bu güzelliğe. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Bukle’nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine, ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya, menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar; güzellik yarışına girişirlermiş. Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş. Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin, pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl onları besleyip büyüten.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Menzile haftada bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle’nin altın sarısı tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile’ye. Bu, kimseye duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte. Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş. Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de... Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Günlerden bir gün nasıl olduysa, kadının biri, bir köşede durur iken Menzile’nin çiçekten aldığı altını görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış “gördüklerim doğru mu acep!” diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin kapısına.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Menzile çıkmış bu perişan görünen kadının karşısına. “Buyrun” demiş gülümseyerek. Kadın iki büklüm durarak, kısık sesle “misafir etseniz beni birkaç gün Allah rızası için” demiş ve kapının önüne yığılıp kalmış. Menzile kadına pek acımış, haline pek üzülmüş. Hemen ana kız içeri taşımışlar kadını. Yatağa yatırıp üstünü örtmüşler. Merakla başında beklemeye başlamışlar. Bir süre sonra kadın açmış gözlerini “su içsem” demiş. Bukle bir koşu su getimiş. “Açım” demiş bunun üzerine kadın. Bu sefer de Menzile koşmuş mutfağa, sıcak çorba getirmiş. Bir güzel karnını doyurmuş kadın. Ardından da açmış elerini, uzun uzun dua etmiş bu güzel insanlara:“Allah ne muradınız varsa versin. Sağlık, mutluluk, huzur dolsun eviniz. Tuttuğunuz altın, sofranız bereketli olsun. Eviniz sıcak, yüreğiniz ferah olsun.Yarınınız güzel, seveniniz bol olsun. Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden...........”&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile pek sevinmişler. Menzile “evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize” demiş. Kadın hiç beklemeden hemen atılmış. “Olur olur, kalırım” diyerek bir çığlık bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl bilsin Menzile.O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel, temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek alışmışlar. Her sabah Bukle’nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Her teli itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış altınları. Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu işten. Yorulmuş, bıkmış, “yeter artık” diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş bir çırpıda. İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş neredeyse, Bukle “durun” demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir dahi hiç konuşamamış. Ödü “pat” diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yazmasının ucundan gösterip birşeyler geveler, birşeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup yollarına devam ederlermiş. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Birgün bir sokağın köşesinde bağdaş kurmuş otururken ak sakallı bir dede gelip durmuş karşısında. Uzun uzun bakmış gözlerine bir şey okur gibi. Sonra da “bir adam vardı buralarda yaşayan” demiş kadına. “Nalbant idi. Herkes sever, herkes hürmet eder, herkes pek güvenirdi ona. Bir sabah senin gibi o da gördü çiçeklerin verdiği altınları. Göz bir gördü mü, akıl bir yazdı mı kenara gözün gördüklerini insan kendini tutamaz olur. Günler boyu eline iş alamadı. Gelip gidenler “niye çalışmıyorsun, hasta mısın?” diye sordular uzun süre. Nalbant kimseyle tek kelime konuşmadı. Gözünün önünden çil çil altınlar gitmiyordu. Bir damla uyku girmedi gözüne. Sonra baktı ki olmayacak; eline koluna, diline kulağına bir de aklına hakim olamayacak. Her bir şeyini, neyi var neyi yoksa olduğu gibi bırakıp çekti gitti buralardan. Kimseler bir daha haber alamadı nalbanttan. Ne nereye gittiğini öğrendiler, ne de neler yaptığını duydular. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Ben sana söyliyeyim mi ne oldu nalbanta?” Kadın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakmış dedeye, karşısında duran bir canavarmış gibi. Devam etmiş ak sakallı dede konuşmaya. “Nalbant şimdi padişahın sağ kolu. Vezir oldu memlekete. Eğer senin gibi tutamasaydı kendini, bu şehrin sokaklarında dolaşacak, adı “deli nalbant”a çıkacaktı belki de.”Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından. Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar. Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;Bukle’nin saçları da kısa sürede uzamış, yine eskisi gibi taranacak hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde, beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ffcc00;"&gt;Not: Bu masalı ben internette buldum arkadaslar. Küçükken buna benzer bir masal dinlemistim ama birkaç değisiklikler vardı. Tam hatırlayamadığım için direk olarak bu sekliyle yer verdim. Umarım sizlerde beğenirsiniz...&lt;/span&gt; &lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116497306335513681?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116497306335513681/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116497306335513681' title='19 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116497306335513681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116497306335513681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/12/altin-sali-kiz-zamann-birinde-bundan.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>19</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116487502954986232</id><published>2006-11-30T00:15:00.000-08:00</published><updated>2006-11-30T00:23:51.050-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ff0000;"&gt;AKIL OKULU&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;Gecelerden bir gece, sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış. Birgün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan’da şöyle bir haber yayılmış:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada ona akıl öğretiliyormuş. Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Şehrin en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür? Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese şehrin tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz. Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Babacığım, okumak gibisi var mıdır, diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun?Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: Akıl Okulu... Akıl Okulu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim. Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş. Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuz-iki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın hâline acımış. Yanına yaklaşarak; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Ey yolcu, nereye gidiyorsun, diye sormuş. İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Ben de başkente gidiyorum, demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;Adam hiç karşı çıkmamış ve “tamam” demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!.. Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya. Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Hayır, yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;Fakat gelgelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz. Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağırılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hepberaber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir aittir. Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, “Nasıl bilebilirler?” diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir bu. Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor? Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;- Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulu’nu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;Adam böylece Akıl Okulu’nun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan’a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okulu’na göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116487502954986232?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116487502954986232/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116487502954986232' title='11 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116487502954986232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116487502954986232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/akil-okulu-gecelerden-bir-gece-sevgili.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116479670063817395</id><published>2006-11-29T02:34:00.000-08:00</published><updated>2006-11-29T02:38:20.996-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;KÜÇÜK DENİZ KIZI&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralı değilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri en küçük olanıymış. Saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Bu masallarda bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. "Onbeş yaşını beklemen gerekir," demiş büyükanneleri. "O zaman gidip görebilirsin."En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış.O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: "Niçin geldiğini biliyorum denizkızı," demiş. "İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?" &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;"Bilmiyordum," demiş küçük denizkızı, "ama insan olabilmek için neyse öderim." "Sesini istiyorum," demiş cadı, "şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun." " Çabuk," demiş küçük denizkızı. "Ben kararımı çoktan verdim zaten." Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. "Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak." Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc66cc;"&gt;Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. "Biz havanın kızlarıyız " demişler. "Artık bizimle mutlu olursun." Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116479670063817395?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116479670063817395/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116479670063817395' title='13 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116479670063817395'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116479670063817395'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/kk-deniz-kizi-bir-zamanlar-alt-gzel-kz.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116461259551979327</id><published>2006-11-26T23:20:00.000-08:00</published><updated>2006-11-26T23:29:55.750-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;PAMUK PRENSES VE YEDİ CÜCELER&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/3134/3895/320/230015/7cuceler.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;&lt;strong&gt;Bir kış günü bir kraliçe pencerenin önünde dikiş dikerken eline iğne batmış. Hemen bir parça pamukla elinden akan kanı silmiş. Keşke demiş kraliçe " teni şu pamuk kadar beyaz, dudakları kan damlası kadar kırmızı ve saçları şu pencerenin pervazı kadar kara bir kızım olsa."Bir gün kraliçenin dileği yerine gelmiş. Bebeğine Pamuk Prenses adını vermiş. Ne yazık ki, kısa süre sonra ölmüş. Kral zaman içerisinde yeniden evlenmiş. Karısı güzel bir kadınmış ama cok iyi kalpli değilmiş. Bütün gün aynanın karşısına geçip, "Ayna ayna dile gel, söyle bana kim daha güzel " diye sorarmış. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ayna da şöyle cevap verirmiş; "Bundan kuşku duyan var mıdır bilmem, tabi ki en güzel sizsiniz kraliçem."Günlerden bir gün ayna kraliçenin bu sorusuna farklı bir yanıt vermiş; "Bunu nasıl söyleyeceğim bilemem ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem." Bunun üzerine çok sinirlenen kraliçe hemen bir avcı bulmuş ve ona "Pamuk Prensesi alıp ormana götür ve bana onun yüreğini getir," diye emretmiş. Adamcağız Pamuk Prensesi ormana götürmüş ama öldürmeye kıyamamış. Durumu anlayan Pamuk Prenses "beni burada bırak. Bir daha asla geri dönmem merak etme" diyerek avcıya yalvarmış. Avcı da merhamete gelmiş ve onu orada bırakıp bir ceylanın yüreğini kraliçeye götürmüş. Pamuk Prenses ormanda saatlerce yol almış. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tam kaybolduğunu düşünürken küçük bir kulübe görmüş. Kapıyı çaldığı halde kimse açmayınca da içeri girmiş. Ne ilginç bir evmiş bu böyle. Masada yedi küçük tabak ve yedi küçük bardak duruyormuş. Zavallı Pamuk Prenses çok aç olduğu için hemen bir şeyler yemiş. Sonra da üst kata çıkmış. Birkaç saat sonra Pamuk Prenses öfkeli seslerle uyandırılmış. "Bizim evimizde ne arıyorsun sen?" Pamuk Prenses işçi giysileriyle evin içinde dolaşıp duran yedi küçük adama bakmış. Başına gelenleri onlara anlatmış. "Gördüğünüz gibi," demiş "gidebileceğim hiçbir yer yok "Hayır var" diye bağırmış yedi cüceler hep bir ağızdan. "Burada kalabilirsin! Ama biz yokken kapıyı hiç bir yabancıya açmamalısın."Böylece Pamuk Prenses cücelerin evinde yaşamaya başlamış. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eskisinden çok farklı bir hayatı varmış artık. Uzun günler boyunca konuşacak birini özlüyormuş. Bir sabah yaşlı bir kadın kapıyı çalmış. Elindeki sepette bir sürü ilginç şey varmış. Pamuk Prenses açık pencereden uzanarak kadınla konuşmaktan kendini alamamış. Pamuk Prenses o yaşlı kadının aslında kılık değiştirmiş olan kraliçe olduğunu anlamamış. Meğer kraliçe aylarca aynaya bakmadıktan sonra bir gün bakmayı denemiş de ayna ona, "bunu nasıl söyleyeceğimi bilemem, ama Pamuk Prenses sizden güzel kraliçem," deyivermiş. Kraliçe bunun üzerine öfkeyle yollara düşüp Pamuk Prenses'in gizlendiği yeri bulmuş."Kapıyı yabancılara açmaman akıllıca," demiş kraliçe. "Ama lütfen şu elmayı bir iyi niyet belirtisi olarak kabul et." &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Böyle bir şeyi reddetmek ayıp olacağı için Pamuk Prenses elmayı almış ve kadın gidince kocaman bir ısırık almış. Cüceler işten eve döndüklerinde Pamuk Prenses'i yerde cansız yatar bulmuşlar. Elma hala elinde duruyormuş. Cüceler ağlayarak, "Bu kraliçenin işi!" demişler. Büyük bir kederle Pamuk Prenses'in cansız bedenini taşıyıp camdan bir tabuta koymuşlar.Bir sabah oralardan geçmekte olan bir prens tabutu ve içindeki güzel kızı görmüş. Görür görmez de aşık olmuş. "Onu saraya götürmeliyim" demiş. "Bir prensese böylesi yakışır." Cüceler karşı çıkmamışlar. Prense tabutu taşımasında yardım etmişler. Ama tam bu sırada Pamuk Prensesin boğazındaki elma parçası çıkmış. Pamuk Prenses yattığı yerden doğrulup gülümsemiş. Pamuk Prenses ve prens çok mutlu bir hayat sürmüşler. Kötü kalpli kraliçe ise öfkesinden çok kısa bir süre sonra ölmüş.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116461259551979327?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116461259551979327/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116461259551979327' title='11 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116461259551979327'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116461259551979327'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/pamuk-prenses-ve-yedi-cceler-bir-k-gn.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116452997129588755</id><published>2006-11-26T00:13:00.000-08:00</published><updated>2006-11-26T00:32:52.046-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;KATI YÜREKLİ ZENGİN&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ayna ayna, güzel ayna&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ayna ayna, şeker ayna&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal senin uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller... Birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;İşte böylesine güzel bir bahar sabahında , insanlar uyanmak için hiç de zonlanmamışlar. Gözlerini açar açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun gördüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiç kimse de ondan hoşlanmazmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hiçmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiç bir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Dilenci elini uzatarak;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Efendim, ben çok acıktım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapıda ara. Ne diye sana yardım edeyim!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabii. Kendi kendine konuşmuş durmuş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Ben fakirim, hiç gülmesem "niye gülmüyorsun" diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on beş... Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bir gün yehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüzü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Ne var ne oluyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Hizmetçi eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Ben bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki gözü kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu al içeri. İstediği kadar yesin içsin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Dilenci içeri alınmış, karllara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Hakkınızı helal edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi, insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116452997129588755?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116452997129588755/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116452997129588755' title='16 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116452997129588755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116452997129588755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/kati-yrekli-zengin-ayna-ayna-gzel-ayna.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116438546943813120</id><published>2006-11-24T08:19:00.000-08:00</published><updated>2006-11-24T08:24:30.686-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/3134/3895/1600/363436/kurbaga.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/3134/3895/320/630462/kurbaga.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kurbağa Prens&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Bir zamanlar yedi güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış. Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! "Topum gitti!" diye&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;ağlamış kız. "Ben senin topunu getiririm," demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. "Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, " diye devam etmiş kurbağa. "Tamam " demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona gerir vermez koşarak saraya dönmüş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir vraklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. " Kim o?" diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. " Söz sözdür kızım," demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, " ya ben ne olacağım? " diye vraklamış. Kral kızına, "Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma" demiş. Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. " Yastığına gelmek isterim demiş," kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış.&lt;br /&gt;Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. "Korkma, " diye gülümsemiş. " Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabiliriz. Hem bak artık bir kurbağa değilim." Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116438546943813120?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116438546943813120/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116438546943813120' title='13 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116438546943813120'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116438546943813120'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/kurbaa-prens-bir-zamanlar-yedi-gzel-kz.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116431419116915639</id><published>2006-11-23T12:28:00.000-08:00</published><updated>2006-11-23T12:36:31.353-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;Bremen Mızıkıcıları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar yaşlı ve yorgun bir eşek varmış. Sahibinin onu artık daha fazla beslemek istemediği ortaya çıkmış. " En iyisi buralardan gitmek " diye düşünmüş eşek. "Bremen'de şarkıcılık yaparım. Bazıları anırmamı pek bir beğenirdi zaten."  Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. "Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım," demiş köpek eşeğe. " Sahibim de artık beni beslemiyor." Eşek gülmüş. " Benimle Bremen'e gelsene şarkıcı oluruz," demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola koyulmuşlar. Çok geçmeden bir damın üzerinde üzgün oturan bir kedi görmüşler. " Çok yaşlandım, fareler bile dalga geçiyorlar, " demiş kedi. "Sen de bizimle gel" demiş eşek. "Sesin hala güçlü çıkıyor, şarkı söyleriz Bremen'de." Bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yola devam etmişler. Bir çiftlik evinin yakınlarından geçerken kendi seslerinden yüksek bir sesle irkilmişler. " Kuk-ku-ri-kuuuuuuuuu!...Sonum geldi!" diyormuş iri bir horoz. Sonra eşek, köpek ve kediye yana yakıla anlatmış: " Bu akşam sahibimin konukları gelecek. Öyle hissediyorum ki beni pişirip yiyecekler." Eşek "Endişelenme, seninki gibi bir ses bize çok şey katar. Haydi gel şarkıcı olalım," demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam olduğunda hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak istiyorlarmış. İlerde penceresinden ışık süzülen bir kulübe görmüşler. Horoz uçup pencereden içeri bakmış. "Dört soyguncu görüyorum, nefis bir sofranın başındalar," demiş. "Bir planım var," demiş eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve nihayet en tepede de horoz. Pencereye yaklaşıp çıkarabilecekleri en yüksek sesle bağırmaya başlamışlar. "İmdaaaaaat! Bu bir hayalet!" demiş soygunculardan birisi. " "Bence bir canavar!" demiş ötekisi. " Bence cadılar bastı! " demiş öteki. " Annemi istiyorum," demiş sonuncusu. Bir kaç dakika sonra dört şarkıcımız soygunculardan kalan sofradaymışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geceleyin onlar uyurken soyguncular geri gelmişler. Ama hayvanlar hazırlıklıymış. Soyguncular içeri girer girmez, eşek "Şimdi" demiş ve saldırıya geçmişler. Soyguncular bir daha hiç dönmemecesine kaçmışlar oradan. Şarkıcılarımız da bu sevimli küçük kulübeye yerleşmişler. Bremen'e gitmeyi de bir süre ertelemişler, ama her gün şarkı söylemeyi unutmuyorlarmış. Eğer bir gün onları dinleme şansınız olursa, Bremen sakinlerinin ne büyük bir tehlike atlattıklarını anlamanız güç olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu masalı küçükken babam bana çok fazla anlatırdı. Bende sizlerle paylasmak istedim...Sevgilerimle&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116431419116915639?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116431419116915639/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116431419116915639' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116431419116915639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116431419116915639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/bremen-mzkclar-bir-zamanlar-yal-ve.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116392855588341216</id><published>2006-11-19T00:42:00.000-08:00</published><updated>2006-11-19T01:29:16.603-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;HERKES ASLINA ÇEKER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri... Herşey küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hale gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır'ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vezirler bir telaşla emri yerine getirmeye çalışmışlar. Memleketin sağına soluna, altına-üstüne, kuzeyine güneyine, doğusuna batısına adamlar gönderilmiş. Padişahın bu sözleri insanlara duyurulmuş;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız Hızır'ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk duymadık demeyiinnnn!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah bir haber gelir ümidiyle uyku nedir unutmuş. Sabahlara kadar pencerelerde geleni gideni gözetler olmuş. Neredeyse gökte uçan kuşun kendisine geldiğini zannederek yakalatacakmış. Vezirler korkmaya başlamışlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aman padişahımızı bu dertten bir an önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan bilmem kaç ay geçtikten sonra, çiçeklerin meyveye durduğu bir bahar sabahı bir adam gelmiş saraya. Kendinden emin bir hali, dimdik yürüyüşü varmış. Kapıcıya demiş ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıcı önce umursamamış bu hali perişan adamın sözlerini:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben bilmez miyim padişahımızın çok meşgul olduğunu, demiş. Fakat haberi Hızır'dan getirdim. Çok önemli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıcı "Hızır" ismini duyar duymaz telaşlanmış. Sen buradan ayrılma. Hemen geliyorum diyerek vezirlerin yanına koşmuş. Vezirler bu adamın gelişine pek sevinmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnşallah demişler. İnşalllah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç zaman kaybetmeden adamı çağırtmışlar. Padişaha da haber vermişler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sevgili padişahımız, Hızır'dan haber getiren bir adam sizinle görüşmek istiyor. Huzura çağıralım istermisiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah öyle heyecanlanmış öyle heyecanlanmış ki hemen gelsin demiş. Adam gururla o ihtişamlı kapıdan içeri girmiş. Sanki padişah kendisi, sanki herşey onun emrinde. Başlamış konuşmaya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Efendimiz, duydum ki Hızır'ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirim. Ama onu, size ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah dinlemiş dinlemiş, sonra da;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tamam demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yol boyunca dilediğin her şeye sahip olacaksın. Hiç kimse sana karşı gelmeyecek. Fakat...., dört yılın sonunda bana Hızır'ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam kendinden emin bir şekilde, sesini de gürleştirerek;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve padişah emir buyurmuş, adama köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam halinden memnun, dört yol sonrasını hiç düsünmeden yaşamaya başlamıs. fakat dört yıl nedir ki, göz açıp kapayıncaya kadar gelir geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır'ı nerede bulsun da getirsin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yalan söylediğini padişah öğrenirse, onun çok sinirleneceğini de biliyormuş. Dört yıl önce konuştuklarını hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam gizlendiği yerde gece- gündüz dua edip yalvarıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkudan tir tir titriyormuş. O sırada yanıbaşında bir dedecik belirivermiş. Nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış bu dedeciğin. Dedecik adama bakmış, hali perişan. Sormuş;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam her şeyi açık açık anlatmış dedeciğe. Dedecik de hiç konuşmadan dinlemiş onu. Sonra da;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Haydi beni padişaha götür demiş. Onu bir de ben göreyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehre doğru yola çıkmışlar. Saraya daha varmadan padişahın askerleri yollarını kesmişler. Adamı ellerinden bağlamışlar, doğruca saraya götürmüşler. Dedecik de adamın yanındaymış. Padişah adamı görünce;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır'ı gösterme vaktinz geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yokas öleceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam çaresiz başını önüne eğmiş ve;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Efendimiz ben size yalan söylemiştim demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah bir vezirlerine bir adama bir de dedeciğe bakmış ve şunları söylemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah önce birinci vezirine, Bu adama nasıl bir ölümü uygun görürsün diye sormuş. Birinci vezir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sevgili padişahımız demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiç kimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cevap üzerine dedecik;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Herkes aslına çeker, demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra ikinci vezire gelmiş. o da fikrini söylemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cevap üzerine dedecik yine;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Herkes aslına çeker, demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü vezir de konuşmaya başlamış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu adamı bir tepsiye koyup frında kebap gibi pişirelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedecik bu sefer de aynı şeyi söylemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Herkes aslına çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra dördüncü vezire gelmiş. Padişah onun düşüncesini de öğrenmek istiyormuş. Dördünce vezir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır'ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harakettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükafatlar verilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlerin sonunda dedecik yine aynı cümleyi söylemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Herkes aslına çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah dayanamayıp dedeciğe dönerek konuşmuş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kimsin bilmiyorum, fakat vezirlerim için hep aynı şeyi söyledin. Bu ne demek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedecik padişaha şu cevabı vermiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü  vezirin ise, bir alimin oğludur. O "affedilsin" dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözleri dinlerken padişah düşünceye dalmış. Tam bu sırada dedecik;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İşte ben Hızır'ım demiş ve ortadan kaybolmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Padişah hemen tahtından kalkmış, dışarıya bakmış. Fakat hiç bir şey görememiş. Sonra da şunları söylemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu dünyada Hızır'ı görmeyi öyle çok isetemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiç bir şey istemiyormuş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu okuduğunuz masalı Nazife Çiftçioğlu isimli bir arkadaşımız yazmış. Kendisini sahsen tanımıyorum ama ellerine sağlık demeden de gecemiyorim... Umarım sizlerde beğenmişsinizdirr.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116392855588341216?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116392855588341216/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116392855588341216' title='10 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116392855588341216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116392855588341216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/herkes-aslina-eker-bir-gece-sevgili.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116349579667318765</id><published>2006-11-14T00:30:00.000-08:00</published><updated>2006-11-14T01:16:37.103-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;DÜŞLER ÜLKESİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Ali akıllı, büyüklerine saygılı ve sevimli bir çocukmuş. Her açıdan güzelliklerle dolu bu çocuğun, küçük bir kusuru varmış. Ali pek çok çocuk gibi oyun oynamayı çok seviyormuş. Hangi çocuk oyun oynamayı sevmez ki? Ama Ali, oyundan başka hiçbir şey yapmak istemiyormuş. Kendisinden, bir iş istediğinde "Yapmam" demiyormuş ama hiç bir işi yaptığı da görülmemiş. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Diyelim babası:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Gidip bakkaldan ekmek alır mısın?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Dediğinde, hemen giyinip evden çıkıyor, bakkala değin koşarak gidip, ekmeği alıyormuş. Bakkaldan dönerken, çoğu zaman top oynayan çocuklara katılıyor, aldığı ekmeği oyun alanında bir kenarda unutup, eve çok geç ve eli boş dönüyormuş. Bunu yanlız ekmek alırken yapmıyormuş aslında. Hemen her işi, bunun gibi; ya yarım yapıyor, ya da hiç bitiremiyormuş.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Her işi böyle olunca, doğal olarak ödevlerini yaparken de aynı davranışı gösteriyormuş. Ödev yaparken oyuna dalıp, unutuveriyormuş dersini. Annesi de, babası da onu bu huyundan vazgeçirmek için çok uğraşmışlar ama başaramamışlar. Ali hep bildiği gibi davranmış.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Bir gün hava çok güzel ve güneşli olmasına karşın, annesi Ali'nin sokakta diğer çocuklarla oyun oynamasına izin vermemiş.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Önce ödevini yapacaksın, diye diretmiş.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Ali istemediği halde, odasının yolunu tutmuş. Yüzünü asıp, masanın başına oturmuş. Defterini ve kitaplarını açmış isteksizce. Saati de tam karşısına gelecek biçimde yerleştirmiş. Kocaman çalar saatin tik tak sesleri arasında ödevlerini yapmaya başlamış.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Kitabından bir sözcük okumuş, onu defterine yazmadan saate bakmış "ilerliyor mu" diye. Saatten tik tak sesleri geliyor ama akrep de yelkovan da ilerlemiyor, yerinde sayıyormuş. Sanki Aliyle alay eder gibi çalışma süresinin uzamasını istiyormuş, hem de gülerek. Ali dayanamayıp söylenmeye başlamış:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Bu ne biçim saat. Oynarken süre hemen doluyor da şimdi hiç ilerlemiyor. Sanki durdu. Tik tak sesleri olmasa, kesin durdu diyeceğim ama görünüşe bakılırsa çalışıyor da. Sakın bozulmuş olmasın? deyip saati avuçlarının içine alıp iki eli ile sallamaya başlamış. Sıngırtıya benzer sesler çıkmış saatten, sonra hiç bir şey olmamış gibi devam etmiş: "Tik tak, tik tak" diye...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Ali yine kitaptan bir sözcük okumuş. Biraz duralamış, "süre geçsin" diye. Sonra okuduğu sözcüğü defterine yazmak istemiş. Kalemini almış eline. Tam yazmak için defterine bakacağına, gözü karşısında duran saate takılmış birden. Hiç ilerlemiyormuş. Saat olduğu yerde durmadan ses çıkarıyormuş: "Tik tak, Tik tak"diye. Yine dayanamamış. Söylenmeye başlamış:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ne biçim saat bu böyle? Hiç ilerlemiyor.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Tam bu sırada sabırla tik taklarını sürdüren saat, dayanamayıp dile gelmiş:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Niye kızıyorsun bana?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Ali merakla çevresine bakınmış. Kimseyi göremeyince seslenmiş:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Kim konuşuyor?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ben konuşuyorum. Şu karşında duran saatim ben.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Sen nasıl konuşuyorsun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Çok üzdün beni. Baktım çok söyleniyorsun, sonunda dayanamadım konuşmaya karar verdim.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ne yapayım. Sürekli sana bakıyorum. Zaman hiç ilerlemiyor. Akrep de yelkovan da hep yerinde duruyor. Halbuki oyun oynarken vakit hızla geçip gidiyor. Ders çalışırken öyle mi? Bitmek bilmiyor. Bence oyun oynarken hızlanıyor, ders çalışırken yavaşlıyor olmalısın.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Öyle şey olur mu? Saat hep aynı hızla ilerler. Süre değişmez. Sen oyun oynuyor olsan da, çalışıyor olsanda saat hep aynıdır.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Bana öyle gelmiyor ama.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Bak, benim görevim zamanı doğru göstermek. Çalışırken de oynarken de doğru zamanı göstermek. Bence sen oynarken, oyundan çok haşlanıyor, zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorsun. Ders çalışırken çok bunalıyor, hemen bitmesini istiyorsun. Bunun için hep saate bakıp, hiç çalışmadığından, zaman ilerlesin istiyorsun ama ilerlemiyor sanıp, bana kızıyorsun.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Sana inanmıyorum. Belki benim çalışmaktan hoşlanmadığın doğrudur ama sen de bana haksızlık yapıp, ben çalışırken yavaşlıyorsun. Ben ne isterdim biliyor musun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ne isterdin?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Hep oyun oynanayım, zaman hiç bitmesin. Hiç çalışmayayım.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Gerçekten böyle mi istiyorsun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Evet.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Sonra ne olacak? Büyüyünce ne yapacaksın?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Büyümek istemiyorum ki... Hep çocuk kalayım ve oyun oynayayım. Ben oyun oynamayı çok seviyorum.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Hep oyun oynarsan bıkmaz mısın?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Neden bıkayım ki? Asıl ders çalışmaktan bıkıyorum. Hiç ders olmasa hep oyun olsa diyorum.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Bunu çok mu istiyorsun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Evet hemde gönülden.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Benim doğru zamanı göstermemin dışında bir görevim daha var biliyor muydun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Hayır nereden bileyim. Hem nedir senin diğer görevin?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Senin gibi hep aynı şeyi yapmak isteyenleri, hem de gönülden isteyenleri buralardan götürmek. Düşler ülkesine götürmek. Seni de götüreyim mi?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Annem ve babam merak ederler beni...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Onlar bilmezler bile. Orada zaman yok biliyor musun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Nasıl yani?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Burada hep "şimdi" yaşanır. Dün hiç olmamıştı. Doğal olarak yarın da olmayacak.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Anlayamadım?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Şöyle diyelim istersen. Burada yalnız istediğin şeyi yaparsın. Hem de hep yapacaksın.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Şimdi top sektiriyorum. Hep mi top sektireceğim?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Evet. Çevrendekilere bak. Onlar da senin gibi. Hep aynı şeyi yapıyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Yorulup dinlenmek istersem?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Top sektirmeyi durdurman gerekli. Diyelim top sektirmeden vazgeçtin ve bir köyede oturmak istedin. Bunu yapamazsın.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Bunun anlamı "Demin top sektiriyordun, şimdi oturuyorsun" demektir.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Burada yapamazsın. Unutma burada geçmiş yok. Hep "şimdi" var. Top sektirmeyi durduramazsın.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Yürümek, kışmak istesem?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Yürümek ve koşmak için hareket edebilirsin ama yol alamazsın. Yol alabilmen için belli bir hızla, bir süre gitmen gerekli. Burada zaman olmadığı için yol alman söz konusu değil.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Yürümeye çalışırsın, koşmak istersin, hızın bile olur belki de ama yol alamazsın.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Senin akrep ve yelkovanın niye yok?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Biliyorsun akrep ve yelkovan zamanı gösterir. Burada zaman olmadığı için akrep de yelkovan da gerekmiyor. Aslında saatin olması da gereksiz. Sen hep "simdi" yi yaşıyorsun. Zamanın ne olduğu, saatin kaç olduğu artık önemsiz. Senin oyun oynamak için ayırdığın süre hiç bitmeyecek. Olmayan bir şey bitmez. Zaman zaten yoktu. Nasıl yeniden yol olsun?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Şu tavşan ne yapıyor?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- O da seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep havuç kemirmek istedi. Burada hep havuç kemirecek ama havucu hiç bitmeyecek. Karnı da doymayacak.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Peki şu ilerideki adam testere  ile ne yapıyor?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- O da ağaçları kesmek istiyordu. Ağaçları hiç sevmezmiş. Seninle aynı anda bir istekte bulundu. Hep ağaç kesmek istedi. Hep ağacı kesmeye çalışacak ama hiç kesilmeyecek. Şu ilerideki çırak da çalışmak istemedi. Yalnız bir çivi çakayım, ustam beni hep çalışıyor sansın istedi. O da hep o çiviyi çakmaya çalışacak ama çivi tahtaya girmeyecek.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Sonsuza değin böyle mi olacak?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Sonsuz için zaman gerekli. Unutma zaman yok burada. Zaman olmayınca sonsuz da olmaz. Burada hep "şimdi" var.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Annem, babam merak edecekler beni.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Etmezler. Gözlerini kapatmadan önce saatin akrep ve yelkovanını anımsıyorsan eğer, sen hep oradasın. O an "şimdiki"zamanın. Onun için seni merak etmeyecekler. Dersini çalışıyorsun diye bilecekler.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Off! Bu çok sevimsiz. Ben böyle olsun istememiştim.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ama sen hep oyun oynamak istedin. Zamanın olduğu yerde hep oyun oynamazsın. Bir an gelir oyun süren biter. Hep oyun oynamak ancak burada olur. Zamanın olmadığı düşler ülkesinde. Hem sen hep oyun oynamak istememiş miydin?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Evet ama, böyle olsun istememiştim.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ya zamanın olduğu yerde, zamana bağlı işler yaparak yaşarsın, ya da zamanın olmadığı yerde hep aynı şeyi yaparak yaşarsın.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Benim istediğim bu değildi ama.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Bence sen ne istediğini pek bilmiyorsun. Ne yapmak istediğini, ne zaman yapmak istediğini bilmiyorsun. Bazen çalışacak, bazen oyun oynacaktın.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Burada gece olunca ne yapacağım?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Çok komiksin. Burada gece ve gündüz olmaz ki. Hep şimdi var. Gece ve gündüz olsa, dün ve bugün olurdu. Bu da geçmişten söz etmekle aynı şey. Unutma burda  geçmiş yok. Yanlız şimdi var.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Ali top sektirmeye devam etmiş çaresiz. Ağlamak istemiş ama olmamış. Ağlamaya başlıyamamış. Üzülmüş ama bir şey yapamamış. üzüntüsünü içine atarken birinin omzundan tutun kendisini sallamaya başladığını hissetmiş. Hemen dönmüş. "Kimdir bu beni sallıyan?" diye. Bir de bakmış annesi arkasında Ali'yi sallayıp duruyor. Çok korkmuş. Annesinin de böyle bir dilekte bulunduğunu sanmış birden. Annesinin sesini duymuş:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ali... Ali... Ali... Uyan artık.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Ne uykusu, ben şimdideyaşıyorum, demiş içinden biraz da üzüntülü. Sonra annesi sıcacık, sevgi dolu dudakları ile onu yanağından öperken kendine gelmiş. Gözlerini aralayıp bakmış. Annesi masaya eğilmiş "Ali uyan yavrum" diyormuş kendisine. Gözleri yarı açık, isteksizce masadaki saate bakmış.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Birden gözleri ışıldamış. Saatin üzerinde hem akrep varmış, hem de yelkovan. Sesi de geliyormuş. "Tik tak, tik tak" diye.  Düşler ülkesinden dönmüş olduğunu anlayıp sevinçle annesinin boynuna atılmış. Onu yanaklarından öperken:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;- Seni çok seviyorum. Bundan sonra sözünden hiç çıkmayacağım, demiş gözlerinden yaşlar akarken...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Yaşamda işimizi yapmak yerine hep başka şeylerle uğraşmayı severiz. İşi nedense hiç yapmak istemeyiz. Ama yaşamak için iş yapmak, geleceğimizi ve geçimimizi kazanmak zorunda olduğumuzu düşünmeyiz. ..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116349579667318765?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116349579667318765/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116349579667318765' title='7 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116349579667318765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116349579667318765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/dler-lkesi-ali-akll-byklerine-saygl-ve.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116326715248828172</id><published>2006-11-11T09:19:00.000-08:00</published><updated>2006-11-11T09:45:53.386-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Maymun Peri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel ülkelerden birinde, bir padişah yaşarmış üç erkek evladıyla birlikte. Evlatları büyümüş, yakışıklı birer delikanlı olmuş yıllar geçince. Derken, padişah oğullarının mürüvvetini görmek istemiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hadi evlatlar buyurun evlenin, demiş. Demiş de, üç delikanlı, evlenecek kız görememiş çevrelerinde.&lt;br /&gt;- Hani padişah babamız, kısmetimiz nerede? diye sormuşlar, evlenecek kimsecikler bulamayacakları endişesiyle. Padişah bu, bütün düğümleri çözmek onun görevi. Düşünmüş nerede, nasıl bulabilir evlatlarının kısmetini. Sonunda karar vermiş, üçünü de çağırtmış yanına. Birer ok ile yay uzatmış onlara:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Atın bu okları. Okunuz kimin avlusuna düşerse, size o adamın kızını alacağım, demiş. Delikanlılar arasında bir heyecan rüzgarı esmiş. Ama delikanlı değiller mi? Yayı gererken elleri titrer mi?... Titrememiş tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk atışı büyük oğlan yapmış. Oku bir atmış, pir atmış. Ok gitmiş gitmiş, vezirin evinin avlusuna düşmüş. Padişah hemen vezire adamlarını göndermiş, kızını istetmiş. Vezirin kızı pek güzelmiş. Güzel olduğu kadar elinden iş de gelirmiş. Kırk gün kırk gece süren düğün dernek ile büyük oğlan ile vezirin kızı, mutlu mesut dünya evine girmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken sıra ortanca oğlana gelmiş. Ortanca oğlan da okunu atmış. Ok yaydan bir fırlamış, kaşla göz arasında vekilin evinin avlusunu boylamış. Padişah hemen oraya da adamlarını salmış. Vekilin kızı da alınmış. Vekilin kızı da vezirin kızını aratmıyormuş hani. O kapkara ceylan bakışlı gözleri, o kapkara kıvrım zülüfleri. Bir bakan bir daha dönüp bakar, bakışları çok can yakarmış. Kırk gün kırk gece düğün dernek, ortanca oğlan ve vekilin kızı içinde yapılmış, düğünün güzelliği de dillerde yankılanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda sora küçük oğlana gelmiş. Küçük oğlan almış okunu, şöyle güzelce germiş yayını. Gerilen yayı değil, gönül teliymiş sanki. Tam bırakacak, oku, kaçıp kısmetini bulacak, güneş bulutların arasından başını uzatmış, küçük oğlanın gözünü almış. Oğlan bir an ne olduğunu anlamamış, gözleri kamaşmış, tam o sırada ok yaydan kurtulmuş, almış başını, taa ormana doğru fırlamış. Sonra ağaçların arasına düşmüş kalmış. Küçük oğlan hemen ormana koşmuş, okunu bir maymunun elinde bulmuş. Maymun bir yandan oku kemiriyor, bir yandan da küçük oğlana gülümsüyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o sırada büyük ve ortanca oğlanlar gelmişler kardeşlerinin peşi sıra. Bir maymun görüverince karşılarında gülmeye başlamışlar. Bu maymun senin kısmetin, bu maymunla evlenmek zorundasın diye, kardeslerini maymunla evlenmek zorunda bırakmışlar. Küçük oğlan kimselere gösterememiş eşini. Ormanda maymunla birlikte yaşamaya başlamış. Ama ağabeyleri rahat durmamış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Babamız evinize gelmek istiyor, diye küçük oğlanı kandırmış. Bunu duyan küçük oğlan, karısı maymunun yanına varmış:&lt;br /&gt;- Babam evimize gelmek istiyormuş, ne yapacağız? diye dert yanmış. Maymun hiç telaşlanmamış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babana istediğin adamlarını al ve filan dağa git de demiş. Padişah, söylenen dağa gitmiş. Beraberinde adamlarını da getirmiş. Bir de bakmışlar dağda, her birinin atı için bir altın kazık çakılı. Yemek vakti sorda ise, kurulabilecek bütün sorfalardan farklı. Yemekler altır tabaklarda, altın çatallar kaşıklar yanlarında. Böyle yemek yemek pek de keyifliymiş ya, yemek bittikten sonra da herkesin yediği tabak, atını bağladığı kazık kendine kalınca keyifler katlanmış, ağabeyler şaşırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- O zaman, demişler babamızın eşlerimizi de çağırmasını isteyelim. Maymun geldiğinde biraz gülelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de çok geçmemiş, padişah oğullarını eşleriyle birlikte saraya davet etmiş. Küçük oğlanın paçaları tutuşmuş bu davet karşısında. Yine soluğu almış maymun karısının yanında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şimdi ne yapacağız, babam çağırıyor demiş. Maymun sonunda beklediği gün geldiği için heyecanlı ama görünüşte oldukça soğukkanlı, kocasının misafir ağırladıkları dağa çıkıp Gülnar diye bağırmasını istemiş. Küçük oğlan denileni yapmış;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gülnarr diye bağırmış. Karşısına öyle bir peri çıkmış ki, dayanamamış, bayılmış. Bir süre sonra ayılınca peri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben senin karın Gülnar'ım deyip postunu oğlana vermiş sonra devam etmiş. Yıllardır bu postu çıkarmak için senin gibi bir şahzade ile evlenmeyi ve padişahın sarayına davet edilmeyi bekliyordum. Hadi gidelim. Ama bu postuma sahip ol. Onu sakın çaldırma. Çaldırırsan beni bulamazsın, demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saraya gitmişler, padişahın huzuruna gelmişler. Padişah, ağabey, ağabeylerinin karıları, görüverince küçük oğlanın eşsiz benzersiz karısını, düşüp bayılmışlar. Ayıldıklarında, yiyip içip eğlenmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karısının postunu sıkı sıkı saklayan küçük oğlan ile eşsiz benzersiz güzellikteki maymun perinin kırk gün kırk gece düğünleri yapılmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökten üç elma düştü biri bana, biri sana, biri kısmetine inananlara...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116326715248828172?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116326715248828172/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116326715248828172' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116326715248828172'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116326715248828172'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/maymun-peri-bir-varm-bir-yokmu-evvel.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116314571304416991</id><published>2006-11-09T23:59:00.000-08:00</published><updated>2006-11-10T00:01:53.903-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;u&gt;&lt;span style="color:#0000ff;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="color:#0000ff;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="color:#0000ff;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/014.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/014.jpg" border="0" /&gt;Türkiye Cumhuriye'tinin Kurucusu, ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ümüzü ölümünün 68. yıldönümünde saygıyla ve özlemle anıyoruz...Rahat uyu ATAM&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116314571304416991?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116314571304416991/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116314571304416991' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116314571304416991'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116314571304416991'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/trkiye-cumhuriyetinin-kurucusu-ulu.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116237957187999023</id><published>2006-11-01T03:09:00.000-08:00</published><updated>2006-11-01T03:12:52.243-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;TEMBEL KIZ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş. Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası ona bir gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş. Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş. Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş. Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Tembel Kız olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış. Aradan uzunca bir zaman geçmiş. Dilenci eve gelmiş. Tembel Kıza, hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş. Tembel Kız da yan tarafta mutfak, geç al cevabını vermiş. Dilenci mutfağa girmiş. Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş, tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları... Gelmiş, Tembel Kız'ın yanına. Bak hanımcığım demiş, ekmeği aldım Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Türküyü şöyle söylemiş; Senin gaga benim torba içinde, Benim çarık senin çorba içinde, Sen yat kaba yatak yorgan içinde, Ben yiyecem gagayı orman içinde. Dilenci türküyü böyle söylemiş, çekip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş. Karısı olan biteni anlatmış, bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş, türküyü söylemiş. O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine:)))&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116237957187999023?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116237957187999023/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116237957187999023' title='17 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116237957187999023'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116237957187999023'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/11/tembel-kiz-evvel-zaman-iinde-kalbur.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116219227269273791</id><published>2006-10-29T22:54:00.000-08:00</published><updated>2006-10-29T23:11:13.003-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;İYİ YÜREKLİ EŞEK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış,bir yokmuş. Bol bol süt içenlerin kentinde bir sütçüyle eşeği yaşarmış. Sütçü, çıkarını iyi bilen, çalışkan, gayretli ve kurnaz bir adammış. Sabahları gün ağarmadan uyanır, gider eşeğini uyandırır, neşeli türkülerle onu hazırlarmış: Güneş şimdi doğmadan Dostum benim, gel uyan! Kazanır daima çalışan Dostum benim, gel uyan! Uykusunu bir türlü alamayan eşeğin gönlünü almak için çeşitli komiklikler yapar, ona şeker verir, sağrısını sıvazlarmış. Eşek bu ya, eşekliği nerden belli olacak?... İsteksiz isteksiz bir iki anırırmış. Uykusunu dağıtmak için gözlerini ovdukça ovarmış. Ancak karnı bir güzel doyduktan sonra keyfi yerine gelirmiş. O da başlarmış sahibiyle birlikte türkü söylemeye:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah erken kalkmalı İşimize bakmalı Öğlen vakti olmadan Şu sütleri satmalı Öyle bir gayretlenirmiş ki eşekçik, sütüne yüklenen süt güğümlerinin bile ağırlığını duymaz olurmuş. İki çalışkan arkadaş, horozlar kukkuriku diye bağırmadan, bebekler ınga ınga diye ağlamadan yola çıkarlar, evlere süt dağıtırlarmış. “Süüüt!... Sütçüüü!” Eşek de sahibinden geri kalır mı? Başlarmış bağırmaya: “Ai... Aaaaiii!” Böylece sahibiyle beraber süt satarmış eşekçik. Akşamlara kadar yorulmak nedir bilmezmiş. Sahibinin cepleri para ile doldukça bir sevinirmiş, bir sevinirmiş ki, anlatamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her akşam yatarken; “Yarın olsa da işe çıksak, sahibimin cepleri yine parayla dolsa!” diye güzel güzel düşünürmüş. Boğaz tokluğuna çalışmaktan, sahibini mutlu kılmaktan başka bir şey akıl etmezmiş zavallıcık. “Süüüt... Sütçüüü! Haydi, sütçünüz geldi!” Derken, çalışmalarının karşılığını görmüş sütçü. Zengin olmuş. Adamlar tutmuş. Sütçülüğe çıkmayı bırakmış. Eşek bu duruma üzülmüş. Üzülmüş ama elden ne gelir? Katlanmış çaresiz. Asık suratlı bir adamla satışa çıkarken isteksiz isteksiz yürür, eski günlerini içinden acı acı anarmış. “Hey gidi günler hey, ne mutluyduk o günlerde! Cepte ağırlığımızca paramız, altın yaldızlı koltuğumuz yoktu ama neşemiz, dostluğumuz vardı. Birbirimize sevgimiz vardı. Gülen yüzümüz vardı. Türkülerimiz vardı. Yarınları bekleyişimiz vardı. Canım, her şeyimiz vardı işte! Zengin oldukça gülmesini unutan asıl sahibi artık ne kendisini arar, ne de hal hatır sorar olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vefasızlık iyi yürekli eşeğe pek dokunmuş. Öyle ki, gün geçtikçe sararıp solmaya, zayıflamaya başlamış. İnsan, o sıkıntılı günlerin sadık arkadaşını, dert ortağını, türkü arkadaşını unutur mu?Bir türlü kabullenemiyormuş bunu... Derken, sıskalıktan kaburgaları birbirine geçer olmuş hayvancığın. O kadar zayıflamış yani. Değil sabahtan akşama kadar dolaşmak, ayağını bile kımıldatamaz olmuş. Dünya hali bu. Hastalık, düşkünlük olmaz mı? Ama asık suratlı adam aman zaman dinleyecek soyundan değilmiş. Eşek kırılıp döküldükçe, acıma dilendikçe basarmış tekmeyi, sen misin tembellik eden diye. Üstelik ağır sözler söylermiş: “Seni ucuz hayvan seni!Demek bütün niyetin sahibini iflas ettirmek. Geber de kurtulalım bari!” Aman zaman bilmeyene hal anlatmak ne mümkün?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gözü iki çeşme, öksürüp aksırarak, derdini anlatamadan bir köşeye çekilirmiş kara yazgılı hayvan. Asık suratlı adam dayaklar yetmezmiş gibi tutmuş eşeği sahibine şikayet etmiş. “Aman efendim, ne uyuz hayvan bu?Üstelik her gün hasta. Naz ediyor ama kime? Böyleleri her zaman zarar verir sahibine. Bana kalırsa, çalışmayana ekmek olmamalı. Satalım, başımızdan atalım, gitsin!” Parasına para katmaktan başka bir şey düşünmeyen sahibi, eskisi kadar düşünceli, iyi huylu değilmiş. Üstelik bir sinirliymiş, bir sinirliymiş ki, ne söylense bağırır çağırırmış! Adamını dinledikten sonra iri iri açılmış gözleri: “Ne deme?”demiş. “Benim evimde para kazanmadan yan gelip yatmak, ha? Olmaz öyle şey! İşine gelmiyorsa, defolsun! Biz kimsenin bedava bakıcısı değiliz!” Zavallı hasta eşek pencerenin altında sahibinin bu sözlerini duyunca yüreğine inecekmiş nerdeyse. “Yok,vallahi kalmam burda! Bu kadar vefasızlık sığmaz benim mantığıma.”demiş kendi kendine, üzerinden güğümleri atıp ormana doğru kaçmış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı bir kapıyı kaparsa bir kapıyı açar elbet. Eşek gözyaşları içinde söylene söylene yürüye dursun, yolda ufacık bir torbayı bile taşıyamayan ihtiyar bir çiftçiye rastlamış. Hani, insanlara bir daha yanaşmayacağına söz vermiş ama, yufka yüreği dayanamamış yine. Kendi hastalığını, halsizliğini unutup seslenmiş : “Çiftçi baba, çiftçi baba, istersen torbanı yükle sırtıma. Kaldıracak halin yok belli. Sana yardım edebilirim belki.” Çiftçi o kadar sevinmiş ki, hayvanın boynuna sarılmış, torbayı sırtına atmış. “Eşek kardeş, belli, seni Tanrı gönderdi... Sağolasın! Ama sen de ne kadar zayıfsın. Üstelik soluyorsun.Titriyorsun. Besbelli, hastasın. Ama yine de ben, senden daha hasta ve dermansızım.” İki bitkin yolcu konuşa konuşa bir kulübeye gelmişler: ihtiyar sırtından torbayı indirirken eşeğe teşekkür etmiş: “Buyur” demiş. “Biraz dinlen. Belki gideceğin yol uzundur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşek üzüntüyle kafasını sallamış: “Gideceğim yer yok ki!” “Ya evin barkın?” “Yok...Yok!” “Eşin,dostun?” “Yok dedim ya!” Başlamış başından geçenleri birer birer anlatmaya. Sözlerini bitirirken, “Tanrı kimseyi benim gibi düşürmesin”demiş. “Artık bundan sonra bir köşeye çekilip ölümümü bekleyeceğim.” Kafasını uzun uzun kaşımış sevimli ihtiyarcık : “Doğrusu sevgili eşek,” demiş. “Hikayen pek acıklı. N'aparsın, dünyanın hali bu!. Sen de fazla duygulusun. Belli. Bir dostun seni terk etti diye bu dünyayı terk etmeye değer mi? Gel, burada kal. Yemeğime ortak ol. Kıt kanaat geçinir gideriz. Üstelik, biz arkadaş değerini biliriz.” Pek sevinmiş eşekçik. Yüreğine su serpilmiş. Mutlulukla ihtiyarın evine yerleşmiş. Neşeli günler yaşamaya başlamışlar. Günler ayları, aylar yılları kovalamış. Bir gün kentteki zengin sütçünün varlığını kaybettiği, yorgan döşek hasta düştüğü haberi ortalığa yayılmış. İhtiyar : “Sana ettiğini buldu!” demiş eşeğe. Ama eşeğin yüreği acıyla burkulmuş. Sormuş soruşturmuş. Eski sahibine kimsenin bakmadığını, pek zavallı bir durumda son günlerini saydığını öğrenmiş. “Ne de olsa eski dost, varayım helâllaşayım. Bir yararım dokunur mu sorayım” demiş. Yola düşmüş. Ölüm döşeğinde bulmuş eski sahibini. Gitmiş, öpmüş ellerini. Sahibi önce tanıyamamış. Ama, dikkatli bakınca sevinçle boynuna atılmış : “Gel, benim eski dostum!” demiş. “Şu zavallı sahibini bağışla. Anladım ki arkadaşlık, dostluk parayla ölçülmemeli. Doğrusu, sen eşekliğinle iyi ders verdin bana. Yalvarırım, sana yaptıklarım için beni bağışla!” demiş ve ruhunu teslim etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnce duygulu eşek, sahibinin başında uzun süre ağlamış. Son görevlerini de yerine getirdikten sonra çiftçinin yanına dönmüş. İhtiyar çiftçi onu sevgiyle karşılamış ve demiş ki : “Sevgili dostum, hoş geldin!.. Doğrusu soyluluğun gözlerimi yaşartıyor. Başkası olsaydı gitmezdi. Oysa, sen başkalarından çok değişiksin. Böyle hiçbir karşılık beklemeden sevmek ve yardımcı olmak ne güzel! Artık bu güzel huyunu öğrendim ya, malım mülküm, varım yoğum senindir. Var, bildiğin gibi yaşa. Şunu unutma sakın; senin gibi olanlar bir gün mutlaka kavuşur hak ettiğine!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116219227269273791?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116219227269273791/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116219227269273791' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116219227269273791'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116219227269273791'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/iyi-yrekli-eek-bir-varmbir-yokmu.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116204871994159213</id><published>2006-10-28T08:13:00.000-07:00</published><updated>2006-10-28T11:36:27.983-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/4501/2865/1600/002.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/4501/2865/320/002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir.&lt;br /&gt;Mustafa Kemal Atatürk&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;Böyle bir platformda istediğimiz gibi rahat edebiliyor, özgürce isteklerimizi dile getirebiliyorsak eğer hepsi büyük Türk, Atatürk'ün sayesindedir. Emanetine her daim sahip çıkacağız. Bayramımız kutlu vede mutlu olsun...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116204871994159213?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116204871994159213/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116204871994159213' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116204871994159213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116204871994159213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/bugnk-hkmetimizin-devlet-tekilatmzn.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116203081760855998</id><published>2006-10-28T03:17:00.000-07:00</published><updated>2006-10-28T03:21:22.966-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;Ceylan, Kaplumbağa, Fare ve Karga...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış bir yokmuş... Hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş. Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya . Tabii arkasındanda bir insan gelmiş. Köpek ve adam geyiğin peşinden koşmaya başlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar. Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Neden, demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz?&lt;br /&gt;- Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz. Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekliyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avcı oraya gelip ağları parçalanmış, tuzağıda bomboş görünce küplere binmiş. Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim. Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fare anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış. Onlar ermiş muradına avcı boş dönmüş evine.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116203081760855998?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116203081760855998/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116203081760855998' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116203081760855998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116203081760855998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/ceylan-kaplumbaa-fare-ve-karga.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116176778076495126</id><published>2006-10-25T02:12:00.000-07:00</published><updated>2006-10-25T02:16:20.963-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/86007.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/86007.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÇİRKİN ÖRDEK YAVRUSU&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış. “Artık çiftliğe dönüp oradikelere yeni ailemi gösterebilirim!” diye düşünmüş. Hepsi tam mı diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış oludğuun görünce. O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.” “Hindi yumurtasıymış, höh! O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş. “Neyse ki diğer yavrularım güzel,” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş. “Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor,” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.” Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeik hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep ‘Çirkin Ördek’ diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağğıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler. Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine. Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kuş mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir akşam üzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördek’in tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar. “Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi önmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş. Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde. Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yannlarına gideceğim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece dereye, suyun üzerine inmiş. Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördek’i görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!” Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden. Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika küyleri varmış. “Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoşgeldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki. Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116176778076495126?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116176778076495126/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116176778076495126' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116176778076495126'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116176778076495126'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/irkin-rdek-yavrusu-allarn-iinde-bir.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116150139245852804</id><published>2006-10-21T22:54:00.000-07:00</published><updated>2006-10-22T00:16:32.623-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/resim2t.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/resim2t.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;Şapkalı Kedi Kanal D Ekranları'nda...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinizin bildiği gibi günlerden beri masal diyarında sürekli masallara yer veriyorum. Hoş masal diyarında başka konulara yer vermem ne kadar doğru olur orası da tartışılır açıkçası. Sonuçta ben burasını yeni şeyler eklemekten ziyade direk olarak çocuklarına ve herşeyden önemliside içindeki çocuğu unutmamış olan kişilere hitaben oluşturmak istedim. Bu yüzden de masal diyarına sürekli masallar ekledim. Bundan sonrada eklemeye elbette devam edeceğim ancak tek bir farkla... O farkın ne olduğuna gelince... Her zaman olmasada arada sırada masallarımın arasına çocuklarınızın ve elbetteki sizin büyük keyifle izleyebileceği, çizgi romanlardan esinlenilerek yapılmış filmlere yer vermek olacak. Tabii çocuklarınıza büyük bir keyifle alabileceğiniz çocuk kitap ve dergilerinin tanıtımını yapmayı da unutmamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir hatırlatma yaptıktan sonra şimdide izninizle bugün bahsetmek istedigim konuya hızlı bir geçiş yapmak istiyorum. Hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde bloğumda Çizmeli Kedi'yi konuk etmiştim. Bugün itibariyle de abisi mi desem yoksa kankası mı desem bilmiyorum ama Şapkalı Kedi'yi ağırlamak istiyorum. Ünlü çocuk kitapları yazarı Dr. Seuss'un aynı adlı kitabından uyarlanan filmin senaryosunu Alec Berg, David Mandel ve Jeff Schaffer birlikte kaleme almışlar. Filmin ana teması, ailelerinin evden gitmesiyle yalnız kalan Sally ve Conrad kardeşlerin yaşadığı maceralar üzerine kurulu... İşte Çizmeli Kedi ve başından geçen olaylar yumağı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sally ile Conrad birbirlerinden geceyle gündüz gibi çok farklı iki kardeştir. Bekar annelerinin sabrının sınırlarını zorlamakta ikisinin de üstüne yoktur. Özellikle Conrad kelimenin tam anlamıyla bir kural ihlal etme uzmanıdır. Bu yüzdende annesi onu askeri okula gönderme taraftarıdır. Conrad'ın hiç hoşuna gitmeyen bu parlak fikir tabii ki evlenmek umuduyla bekar kadına sürekli kur yapan yüzsüz komşudan çıkmıştır. Diğer kardeş Sally ise kardeşine oranla daha aklı başında görünür. Ancak onunda başka problemleri vardır. Arkadaşları üzerinde baskı kurmaya çalıştığı için hepsinin uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu huyu yüzünden sürekli yalnız kaldığı için boş zamanlarını kardeşini sürekli azarlamakla ve avuç içi bilgisayarına yapılması gerekenler listeleri girmekle geçirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki afacanın annelerinin çalıştığı reklam şirketi cumartesi günü bir resepsiyon düzenler. Çocuklarını evde yanlız bırakmak istemesede patronunun işten kovma tehditleri karşısında onları uyku meraklısı çocuk bakıcısına emanet etmek durumunda kalır. Ancak bu konuda yaptığı tüm hazırlıklar Conrad'ın yaramazlığına kurban gidecektir. Anneleri işe gittikten sonra Sally ile Conrad evden dışarıya adım bile atmadan oturmak zorundadır. Ev içinde karışıklık yaratacak her türlü davranış yasaktır. Çocuk bakıcısınun uyumaya devam ettiği saatlerde açıkçası iki küçük yaramazın pencere kenarında oturup dışarıda yağan yağmuru seyretmekten başka seçeneği kalmamıstır. Bu sıkıntılı durum böylece sürüp gidecek gibi görünmektedir. Taa ki kapıya beklenmedik bir misafir dayanıncaya kadar... Sizce kim geldi dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelen sürpriz ziyaretçinin kim olduğunu ve sonraki gelişmeleri merak ediyorsanız eğer bu akşam Kanal D ekranlarında saat 20.00 'de büyük bir keyifle izleyebilirsiniz demektir. Simdiden hepinize iyi seyirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116150139245852804?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116150139245852804/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116150139245852804' title='8 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116150139245852804'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116150139245852804'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/apkal-kedi-kanal-d-ekranlarnda.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116149627197475865</id><published>2006-10-21T22:45:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T22:51:12.263-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;SİHİRLİ FASÜLYE &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/86006.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/86006.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş. Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış. “Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.” “Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı’nı yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş. “Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş. Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış. Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış. “Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı. “Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.” Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş: “Fee-fi-fo-fum, işte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek. Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.” “Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Deliknalı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış. Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş. “Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış. Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye bir şarkı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış. “Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!” Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş. Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış. Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine. “Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı. Delikanlı orada değilmiş tabii ki. “Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar. Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış. “İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış. Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış. İkisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş. “Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116149627197475865?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116149627197475865/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116149627197475865' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116149627197475865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116149627197475865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/sihirli-faslye-bir-zamanlar-yoksul-ve.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116141411126497582</id><published>2006-10-20T23:55:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T00:01:51.436-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/86005.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/86005.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bir zamanlar küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş. Bir gün “Kırmızı Başlıklı Kız!” diye seslenmiş kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.” Kırmızı Başlıkıl Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış. “Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş annesi arkasından. (Ormanın adı Tavşan Ormanı’ymış, ama içinde uzun zamandır bir tek tavşan bile yokmuş - neden olmadığını birazdan öğreneceksiniz.) “Ayrılmam anne,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıkıl Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. “Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt. “Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıkıl Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonundaik ilk ev. Büyükannemin sağlığı pek iyi deği. Bu arada adım ‘küçük kız’ değil, ‘Kırmızı Başlıkıl Kız.’ ” “Özür dilerim,” demiş kurt. “Bilmiyordum. Bak sana ne diyeceğim. Ben bir koşu gidip Büyükannene senin yolda olduğunu haber vereyim. Yalnız sakın yolda oyalanayım falan deme, olur mu? Başına bir şey gelmesini istemeyiz, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş. Kırmızı Başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükanne’nin evine varmış, kapıyı çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kurt sesini değiştirerek, “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız,” demiş. “Çayın yanında yemen için sana çörek getirdim.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanne’yi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükanne’nin kapısını çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. “Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.” Kırmızı Başlıkıl Kız bir an için tereddüt etmiş. ‘Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?’ diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurt, Büyükanne’nin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış. “Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım,” demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanındik küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş. “Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?” “Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt. “Kulakların neden büyük, peki?” “Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt. “Gözlerin neden kocaman, peki?” “Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt. “Dişlerin neden sivri peki?” “Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıkıl Kız’ı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış. Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanne’ye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış. “Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıkıl Kız’ı, sonra da Büyükanne’yi dikkatle kurtun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyükanne, Kırmızı Başlıkıl Kız’ın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıkıl Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116141411126497582?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116141411126497582/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116141411126497582' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116141411126497582'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116141411126497582'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/kirmizi-balikli-kiz-bir-zamanlar-kk.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116132723651784372</id><published>2006-10-19T23:48:00.000-07:00</published><updated>2006-10-19T23:53:56.776-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;HANSEL VE GRETEL &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/86004.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/86004.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Bir zamanlar Hansel ve Gretel adında iki kardeş varmış. Anneleri onlar daha bebekken ölmüş. Odunca olan babaları, anneleri öldükten birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş. Oduncunun yeni karısı hali vakti yerinde bir aileden geliyormuş. Ormanın kıyısında virane bir kulübede oturmaktan ve kıt kanaat yaşamaktan nefret ediyormuş. Üstelik üvey çocuklarını da hiç sevmiyormuş. Hansel ve Gretel çok soğuk bir kış gecesi, yataklarına yatmış uyumaya hazırlanırken, üvey annelerinin babalarına, “Çok az yiyeceğimiz kaldı. Eğer bu çocuklardan kurtulmazsak, hepimiz açlıktan öleceğiz,” dediğini duymuşlar. Babaları bağırarak karşı çıkmış. “Tartışmaya gerek yok,” demiş karısı. “Ben kararımı verdim. Yarın onları ormana götürüp bırakacağız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Endişe etme,” diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. “Evin yolunu buluruz.” O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş. Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Yürürlerken Hansel cebindeki çakılları kimseye fark ettirmeden atıp, geçtikleri yolu işaretlemiş. Öğle üzeri babalarıyla üvey anneleri onlar için bir ateş yakmışlar ve hemen geri döneceklerini söyleyip ormanın içinde yok olmuşlar. Tabii geri dönmemişler. Kurtlar etraflarında ulurken tir tir titreyen Hansel ve Gretel ay doğana kadar ateşin yanından ayrılmamış. Sonra ay ışığında parlayan çakılları izleyerek hemen evin yolunu bulmuşlar. Babaları onları görünce sevinçten havalar uçmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üvey anneleri de çok sevinmiş gibi davranmış ama aslında kararını değiştirmemiş. Üç gün sonra onlardan kurtulmayı tekrar denemek istemiş. Gece, çocukların odasının kapısını kilitlemiş. Bu sefer Hansel’in çakıl toplamasına izin vermemiş. Ama Hansel zeki bir çocukmuş. Sabah ormana doğru yürürlerken, akşam yemeğinde cebine sakladığı kuru ekmeğin kırıntılarını yere saçıp arkasında bir iz bırakmış. Öğleye doğru üvey anneleriyle babaları çocukları yine bırakıp gitmişler. Onların geri dönmediklerini görünce, Hanse ve Gretel sabırla ayın doğup yollarını aydınlatmasını beklemişler. Ama bu sefer geride bıraktıkları izi bulamamışlar. Çünkü kuşlar bütün ekmek kırıntılarını yiyip bitirmişler. Bu defa çocuklar gerçekten de kaybolmuşlar. Ormanda, üç gün üç gece, aç açına ve korkudan titreyerek dolanıp durmuşlar. Üçüncü gün, bir ağacın dalında kar beyazı bir kuş görmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuş onlara güzel sesiyle şarkılar söylemiş. Onlar da açlıklarını unutup kuşun peşine düşmüşler. Kuş onları tuhaf bir evin önüne getirmiş. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve penceleri şekerdenmiş. Çocuklar tüm sıkıntılarını unutmuşlar ve eve doğru koşmuşlar. Tam Hansel çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: “Evimi kim kemiriyor bakiim?” Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. “Zavallıcıklarım benim,” demiş kadın, “girin içeri.” İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler. O gece kuş tüyü yataklarda yatmışlar. Fakat sabah her şey değişmiş. Yaşlı kadın dikkatsiz çocukları tuzağa düşürmek için evini ekmek ve pastadan yapmış bir cadıymış meğer. Hansel’i saçlarından tuttuğu gibi yataktan kaldırmış ve onu bir ahıra kilitlemiş. Sonra da Gretel’i sürüye sürüye mutfağa götürmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kardeşin bir deri bir kemik!” demiş cırtlak bir sesle. “Ona yemekler pişir! Onu şişmanlat! Eti budu yerine gelince ağzıma layık bir yemek olacak! Ama sen hiçbir şey yemeyeceksin! Bütün yemekleri o yiyecek.” Gretel ağlamış, ağlamış, ama çaresiz cadının söylediklerini yapmış. Neyse ki Hansel’in aklı hâlâ başındaymış. Gözleri pek iyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel’in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. “Yok, olmaz. Yeterince şişman değil!” diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutafa gidip Gretel’e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş. Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. “Şişman, zayaf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım!” diye haykırmış Gretel’e. “Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi!” Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel’in de Hansel gibi hâlâ aklı yerindeymiş. Cadının onu fırına iteceğini anlamış. “Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum!” diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel’i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hansel böylece kurtulmuş, ama hâlâ eve nasıl gideceklerini bilmiyorlarmış. Tekrar ormana dalmışlar. Bir süre sonra karşılarına bir dere çıkmış. Bir ördek önce Hansel’i sonra da Gretel’i karşı kıyıya geçirmiş. Çocuklar birden bulundukları yeri tanımışlar. Hızla evlerine doğru koşmuşlar. Onları karşısında gören babaları çok mutlu olmuş. Sevinç gözyaşları içinde, onları ormanda bıraktıktan kısa bir süre sonra o acımasız üvey annelerinin ailesinin yanına gittiğini söylemiş. Yaptıkları için üzüntüden nasıl kahrolduğunu anlatmış. Babalarını bir sürpriz daha bekliyormuş. Hansel ceplerinden, Gretel de önlüğünün cebinden cadının evinde buldukları altın ve elmasları çıkartmışlar. Ailenin tüm sıkıntıları sona ermiş böylece. O günden sonra da ömürlerini mutluluk içinde sürdürmüşler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116132723651784372?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116132723651784372/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116132723651784372' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116132723651784372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116132723651784372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/hansel-ve-gretel-bir-zamanlar-hansel.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116117850005476024</id><published>2006-10-18T06:30:00.000-07:00</published><updated>2006-10-18T06:35:00.353-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/86003.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/86003.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;strong&gt;ÇİZMELİ KEDİ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş. “Kedi ne işine yarar ki insanın?” diye yakınmış. “Pişirip yiyemezsin bile.” Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş. “Kötü bir mirasa sahip olmadığınızı göreceksiniz efendim. Bana boş bir çuval ve bir çift de çizme verirseniz, neye yarayacağımı görürsünüz.” Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kilerden taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına saklanmış. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına gelmiş, zıplayıp içine atlamış. Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkı sıkı bağlamış. Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmek yerine doğruca saraya gidip Kral’la görüşmek istediğini söylemiş. Kral’ın huzuruna çıktığında yere eğilerek, “Yüce Efendimiz, size Efendim Marki’den bir hediye getirdim,” demiş. Bu hediye Kral’ın çok hoşuna gitmiş. Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedi’nin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. “Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın,” demiş sahibine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çizmeli Kedi, o sabah Kral’ın Prenses’le, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş. O sabah, Kral’ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. “Yardım edin! Yardım edin!” diye bağırmış. “Efendim Marki boğuluyor!” Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış. Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Kral’a, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldıklarını söylemiş. (Oysa Çizmeli Kedi, efendisinin elbiselerini çalıların arkasına kendisi gizlemiş!) Kral, hiç gecikmeden Marki’ye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedi’nin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış. Marki güzelce gyidirildikten sonra Kral onu gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Marki’ye bir bakışta âşık olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan uzaklaşmış. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. “Beni dinleyin!” diye bağırmış. “Kral bu yöne doğru geliyor. Size bu tarlaların kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Marki’ye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa sizi dilim dilim doğrattırırım!” Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rastgeldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Dev’in şatosuna varmış. Kral’ın Faytonu Çizmeli Kedi’nin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rastgeldiği insana, “Bu tarlalar kime ait?” diye soruyormuş. Her defasında da aynı cevabı alıyormuş. Kral, Marki’nin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. (Çizmeli Kedi’nin sahibi de öyle!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Çizmeli Kedi Dev’in şatosunda başka bir işler çevirmekle meşgulmüş. “Dev,” demiş Çizmeli Kedi, Dev’in nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. “Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, doğru mu?” “Öyle diyorlarsa, öyledir,” demiş Dev alçakgönüllülükle. “Örneğin, istersen hemen bir aslana dönüşebildiğini söylüyorlar,” demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslana dönüştürüvermiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine zor atmış. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. “Mükemmel!” demiş Çizmeli Kedi. “Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi cüsseli biri için imkânsız olmalı!” “İmkânsız mı?” diye gülmüş Dev. “Benim yapamadığım şey yoktur!” Dev bir anda fareye dönüşmüş, Çizmeli Kedi de onu hemen yutmuş. Derken Kral, Dev’in şatosuna varmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şatonun artık kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde! Çizmeli Kedi Kral’ın faytonunu şatonun yolunda karşılamış. “Bu taraftan gelin,” demiş. “Sizi bir ziyafet bekliyor.” (Dev o gün birkaç arkadaşına bir ziyafet vermeyi planladığı için yemeklerle donatılmış büyük bir masa hazır bekliyormuş!”) O gün sonunda Çizmeli Kedi’nin sahibi marki Prenses’le nişanlanmış. Bir hafta sonra da evlenmişler. Çizmeli Kedi’ye ne mi olmuş? Dokuz canından dokuzunu da sefa içinde sürmüş ve bir daha da fare avlamasına gerek kalmamış - ara sıra avlamış, o da kedi olduğunu unutmamak için. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116117850005476024?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116117850005476024/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116117850005476024' title='10 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116117850005476024'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116117850005476024'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/izmeli-kedi-bir-zamanlar-olu-olan-bir.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116107011077652030</id><published>2006-10-17T00:22:00.000-07:00</published><updated>2006-10-17T00:28:31.063-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;UYUYAN GÜZEL&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/86002.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/86002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;Bir zamanlar bir kral ile kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Ziyafetten sonra kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş. Derken konukların bebek Prenses’e hediyelerini verme zamanı gelmiş. Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş. “Benim Prenses’e hediyem Mutluluk,” demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral’ın ağzı kulaklarına varmış. “Benim hediyem Güzellik,” demiş ikinci peki. “Benim hediyem Akıl,” demiş üçüncüsü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler. On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gökgürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış. “On üçüncü peri!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan. “Bana davetiye yok mu Kral?” demiş on üçüncü peri korkun sesiyle kapı ağzından. “Sana davetiye yollamayı unutmuş olmalılar,” demiş Kral kem küm ederek. “Hizmetkârlar! Sofrada hemen bir yer daha açın! Çabuk!” Aslında Kral onu bile bile davet etmemiş, çünkü sarayda periler için sadece on iki altın tabak varmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da düşünmüş taşınmış, çareyi birini davet etmemekte bulmuş. On üçüncü peri minik Prenses’in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu deyip minik elini ona doğru uzatmış. Derken peri birden, “Benim de prensese hediyem, on beşinci yaş gününde parmağına iğ batar batmaz ölmesi,” demiş iğrenç bir kahkaha atarak. Yine bir gökgürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Sonra kraliçe ağlamaya başlamış. On ikinci peri öne atılmış. “Ben hediyemi vermedim daha,” demiş yumuşak bir sesle. “Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses’in parmağına iğ battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman.”&lt;br /&gt;Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral’la kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğ varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş. Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerdeki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. “Ne yapıyorsunuz öyle?” diye sormuş prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. “İplik eğiriyorum!” demiş. “Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi.” İği Prenses’e doğru uzatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda olanlar olmuş. İğin sivri ucu Prenses’in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses’in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral’ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış. Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikâyeyi aktarmışlar ona. ‘Ya doğruysa,’ diye düşünmüş prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş. Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvalar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına. Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini Prenses’in önünde bulmuş. “Uyuyan Güzel,” demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip dudaklarından öpmüş. Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma odasında Kral leinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış. Kulenin en üst katındaki odada Prenses karşısında Prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. “Benimle evlenir misin?” diye sormuş Prens fısıltıyla. “Evet!” demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116107011077652030?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116107011077652030/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116107011077652030' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116107011077652030'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116107011077652030'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/uyuyan-gzel-bir-zamanlar-bir-kral-ile.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116100642225380878</id><published>2006-10-16T06:38:00.000-07:00</published><updated>2006-10-16T06:47:02.606-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;PAMUK PRENSES&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/86001.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/86001.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Her yerin karla kaplı olduğu bir kış günüymüş. Bir kraliçe, sarayının pencerelerinden birinin arkasında bir yandan nakış işliyor, bir yandan da hayal kuruyormuş. Derken birden parmağına iğne batmış ve gergefin üstüne üç damla kan akmış. Kraliçe kan damlalarına bakar bakmaz, “Çocuğum kız olursa, teni kar gibi ak, yanakları kan gibi al, saçları da pencerenin çerçevesi giib kapkara olsun,” diye geçirmiş içinden. Bu olaydan kısa bir süre sonra bir kız çocuğu getirmiş dünyaya. Kızı tıpkı içinden geçirdiği gibi bir kızmış. Ona Pamuk Prenses adını vermişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki kraliçe doğumdan birkaç saat sonra ölmüş. Bir yıl sonra Kral yeniden evlenmiş. Yeni Kraliçe çok güzel bir kadınmış. Güzelliğine güzelmiş, ama bir o kadar da kibirliymiş, kendisinden daha güzel birinin olabileceğini düşüncesine bile tahammül edemezmiş. Odasında sahirli bir aynası varmış. Her gün o aynanın karşısına geçer, saatlerce kendisini seyreder ve sonunda, “Ayna, ayna söyle bana en güzel kim bu dünyada,” diye sorarmış. Ayna da hiç duralamadan, “Sizsiniz Kraliçem,” dermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, Pamuk Prenses on dört yaşına geldiğinde, bir gün ayna şöle demiş: Güzelsiniz Kraliçem, güzel olmasına, ama Pamuk Prenses sizden daha güzel.” Kraliçe bunu duyunca çok kızmış, öfkesinden ne uyku girmiş gözüne, ne de bir lokma yemek yiyebilmiş. ‘Ne yapmalı, ne etmeli?’ diye düşünüp durmuş günlerce. Sonra kararını vermiş ve sarayın avcısını çağırmış huzuruna. “Pamuk Prenses’i ormana götür ve orada öldür. Öldürdüğüne kanıt olarak da kalbiyle ciğerini sök, bana getir.” Avcı Pamuk Prenses’i ormana götürmüş, bıçağını çekmiş. Fakat Pamuk Prenses’in ağladığını görünce onu öldürmeye kıyamamış. Pamuk Prenses ağaçların arasına dalıp gözden kaybolurken, “Ben yapamadım, ama hava kararıncaya kadar bir ayı veya bir kurt benim yapamadığımı yapar nasıl olsa,” demiş. Yolda genç bir yabandomuzu çıkmış avcının karşısına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da hayvanı oracıkta öldürmüş, kalbiyle ciğerini söküp Kraliçe’ye götürmüş. Ama Pamuk Prenses’i avcının düşündüğü gibi ne bir ayı ne de bir kurt yemiş. Akşam olup hava kararınca dağların ardında küçük bir eve gelmiş. Kapısını çalmış, açan olmamış. Cesaretini toplayıp içeri girmiş. İçeride üzeri yenmeye hazır yiyeceklerle dolu yedi küçük tabağın bulunduğu yedi küçük sandalyeli uzun bir masa varmış, duvar dibinde de yedi yatak diziliymiş. Beklemiş, beklemiş, ama kimsecikler gelmemiş. Çok aç ve çok yorgun olduğu için daha fazla bekleyememiş ve her tabaktan bir kaşık yemek almış, yedi yataktan yedincisine yatıp uykuya dalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra evin sahipleri eve dönmüşler. Dağların derinliklerinde bulunan bir gümüş madeninde çalışan yedi cücelermiş bunlar. Pamuk Prenses’i görünce, “Ne kadar güzel bir kız!” demişler. Sabah olup uyandığında Pamuk Prenses cüceleri görünce önce çok korkmuş, ama kısa bir süre sonra onlardan bir kötülük gelmeyeceğini, onların çok iyi insanlar olduklarını anlamış. Yedi cüceler Pamuk Prenses’ten evlerini çekip çevirmesini istemişler, o da hemen kabul etmiş. “Hoşça kal,” demişler yedi cüceler işe giderlerken. “Kapıyı kimseye açma. Eğer üvey annen burada olduğunu öğrenirse seni tekrar öldürmeye kalkar sonra.” Bir gün Kraliçe tekrar aynasının karşısına geçmiş. Aynadan şu cevabı alınca suratının aldığı şekli varın siz düşünün artık: “Güzelsin Kraliçem, buraların en güzeli sizsiniz ama ne var ki, yüksek dağların ardında cücelerin küçük, şirin evindeki Pamuk Prenses dünyalar güzeli.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu duyar duymaz Kraliçe hemen kolları sıvamış. Yaşlı bir satıcı kadın kılığına bürünmüş ve elinde içi kurdele dolu bir tablayla dağlara doğru çıkmış yola. Cücelerin evine varınca, “Kurdelelerim var, harika kurdeleler!” diye seslenerek kapıyı çalmış. Kimin geldiğine bakmak için pencereye çıkan Pamuk Prenses kurdeleleri görünce içi gitmiş. ‘Bunda ne kötülür olabilir ki!’ dye düşünerek kapıyı açmış. “Bunu mu beğendin güzelim?” demiş Kraliçe kurdeleyi Pamuk Prenses’in boynuna takarken. Sonra kurdeleyi sıktıkça sıkmış, ta ki Pamuk Prenses ölü gibi boylu boyunca yere uzanana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece yedi cüceler Pamuk Prenses’i o halde bulmuşlar. Kurdeleyi kesmişler ve Pamuk Prenses hayata dönmüş tekrar. Böylece Kraliçe’nin elinden ikinci kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi sabah Kraliçe anasının karşısına geçmiş yeniden. Aynadan Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığı haberini alır almaz hemen kılık değiştirmiş ve bir kez daha dağların yolunu tutmuş. “Taraklarım var, harika taraklar!” diye seslenmiş cücelerin evinin kapısında. Pamuk Prenses yaşlı kadının elinde tuttuğu tarafı görünce başına gelenleri unutuvermiş. Kapıyı açmış. “Saçların ne güzel, bırak ben tarayayım,” demiş Kraliçe. Ama tarak zehirliymiş, başına değer değmez Pamuk Prenses ölü gibi yere uzanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece yedi cüceler saçından tarağı almışlar ve Pamuk Prenses yeniden hayata dönmüş. Böylece Kraliçe’nin elinden üçüncü kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi gün Kraliçe aynasının karşısına geçince, Pamuk Prenses’in hâlâ yaşadığını öğrenmiş. Öfkesi burnunda, bu kez en büyülü iksirini hazırlayıp bir elmanın yarısına sürmüş. Sonra da yaşlı bir dilenci kılığına girip yola koyulmuş. “Güzel kızıma tatlı bir elma benden, armağan,” demiş Kraliçe, pencereden bakan Pamuk Prenses’e. “Pencereden de verebilirim, kapıyı açmana gerek yok.” “Kötü diye mi almıyorsun yoksa,” demiş Kraliçe, Pamuk Prenses’in kararsız olduğunu görünce. Sonra da zehirsiz tarafından ısırmış ve, “Al bak harika!” diyerek uzatmış, yanakları gibi al al elmayı Pamuk Prenses’e. Pamuk Prenses elmayı zehirli tarafından ısırır ısırmaz cansız yere uzanmış. Kraliçe pencereden içeri, Pamuk Prenses’e bakmış. “Nihayet senden kurtuldum, artık dünyanın en güzeli benim,” demiş. Oradan doğruca saraya gitmiş. Erkesi gün aynaya kimin en güzel olduğunu sorduğunda ayna, “Sizsiniz Kraliçem,” deyince dünyalar onun olmuş. Bu sefer cücelerden hiçbiri Pamuk Prenses’i uyandıramamış ölüm uykusundan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan üç gün geçmiş, bütün umutlarını kaybetmişler. Fakat nedense Pamuk Prenses hiç de ölü gibi durmuyormuş. O yüzden yedi cüceler onu gömmemişler ve camdan bir tabut içine koymuşlar, tabutu da yüksek bir tepenin en tepesine yerleştirmişler. Günlerden bir gün cüceleri ziyarete gelen bir Prens oradan geçerken cmadan tabutun içinde Pamuk Prenses’i görmüş ve hemen ona âşık olmuş. “Onu sarayıma götürmeme izin verin,” diye yalvarmış Prens. Yedi cüceler ona acımışlar ve izin vermişler. Prens’in uşakları tabutu kaldırırken Pamuk Prenses’in boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat düşmüş ağzından. Pamuk Prenses doğrulmuş nerede olduğunu anlamadan, gözünü açmış, yakışıklı Prensi karşısında görmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görür görmez ona âşık olmuş. Birkaç hafta sonra nişanlanmışlar. Derken düğün günü gelip çatmış. Düğüne çağrılanlar arasında Pamuk Prenses’in üvey annesi de varmış. Üvey annesi sarayın salonuna girer girmez Pamuk Prenses’i tanımış, ama bu sefer bir şey yapmaya fırsat bulamamış. Çünkü Prens’in adamları Kraliçe’yi hemen yakalamış, Prens de onu artık kötülük yapamayacağı uzak bir ülkeye sürgün etmiş. O günden sonra Pamuk Prenses, güzeliğinin yanı sıra mutluluğuyla da ün salmış.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116100642225380878?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116100642225380878/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116100642225380878' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116100642225380878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116100642225380878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/pamuk-prenses-her-yerin-karla-kapl.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-116075855316070404</id><published>2006-10-13T09:44:00.000-07:00</published><updated>2006-10-13T09:55:53.183-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>GÜZEL VE ÇİRKİN&lt;br /&gt;       &lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş. Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş. “Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler. “Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar. “Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel. Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.       &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Tüccar nereye gitiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, ceap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş. Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanıbaşında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş. “Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar. “Ona bir teşekkür edebilseydim keşke. ”Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış. “Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”       Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş. “Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.” Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış. “Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden. “Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”       &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç! “Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar. “Evet,” demiş Güzel. “O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.” Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona. ‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş. ‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diey düşünmüş Güzel. Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş. “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş. O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş. “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel. “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”       Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.        &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.        “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel. Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış. Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş. Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş. Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.        “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”       “Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel. Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar. “Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş. Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış. O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar’ın kalbi hâlâ atıyormuş! “Artık dönmezsin diey düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle. “Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek isityorum.” O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş. “Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış. “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”Prens Güzel’i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış. “Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri Güzel’e. Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Düynanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prenses’i olmuşlar.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-116075855316070404?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/116075855316070404/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=116075855316070404' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116075855316070404'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/116075855316070404'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/10/gzel-ve-irkin-bir-zamanlar-zengin-bir.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-115943291104576835</id><published>2006-09-28T01:31:00.000-07:00</published><updated>2006-09-28T01:41:51.060-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/85999.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/85999.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÜL KEDİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş. Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar. Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışlar. Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens’in evlenmek istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düşünmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de! Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve içn için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi. “Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak Külkedisi.“Gideceksin öyleyse,” demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış. Güzel bir kadın duruyormuş yanıbaşında. “Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!” Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi de altı fare...” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş. “Bir sıçan...” Onu da arabacı yapmış. “Ve altı kertenkele...” Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş. Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş. “Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince eğlen.”O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prens ise götür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış. “Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş. O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş. Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. olmamış. Ayaklarına girmemiş bile. Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş. “Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?”“O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kardeşler. Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens’in teklifini tabii ki kabul etmiş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-115943291104576835?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/115943291104576835/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=115943291104576835' title='6 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/115943291104576835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/115943291104576835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/09/kl-kedisi-bir-zamanlar-gzeller-gzeli.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-115934179842705380</id><published>2006-09-27T00:14:00.000-07:00</published><updated>2006-09-27T00:24:39.713-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/85998.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/85998.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;strong&gt;RAPUNZEL&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Bir zamanlar çocukları olmayan bir karı-koca çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka bir şey düşünemez olmuş. “Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış. Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş. “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!” Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış. “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş. Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış. Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey. Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak. Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş. Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış. “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş. O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff9900;"&gt;Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış. Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış. Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına. “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-115934179842705380?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/115934179842705380/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=115934179842705380' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/115934179842705380'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/115934179842705380'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/09/rapunzel-bir-zamanlar-ocuklar-olmayan.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-35069160.post-115930503389539392</id><published>2006-09-26T13:53:00.000-07:00</published><updated>2006-09-26T14:10:33.903-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/1600/85997.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3134/3895/320/85997.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Çocukluk yıllarında büyüklerinden masal dinlemeden büyüyen çocuk var mıdır acaba? Açıkçası ben bunun olabilirliğine hiç ihtimal vermiyorum. Çünkü hemen her evde atmasyon usulüde olsa mutlaka bir masal anlatılmıştır. Ve o masal emin olun beyninizin bir kenarında yer etmiştir. Birazcık düşünseniz kesin hafızalarınızda kalan o satırları hatırlarsınız...Masalların çocuk psikolojisi üzerinde olumlu etkilerinin olduğu belirten uzmanlar, çocukların hayal güçlerinin gelişebilmesi amacıyla masal anlatımına önem verilmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Açıkçası bende burdan yola çıkarak bazı zamanlarda bilindik masal kahramanlarını bazende kendi yazdığım masal kahramanlarımı bloğuma taşıyarak konuk edeceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/35069160-115930503389539392?l=masaldiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://masaldiyari.blogspot.com/feeds/115930503389539392/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=35069160&amp;postID=115930503389539392' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/115930503389539392'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/35069160/posts/default/115930503389539392'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://masaldiyari.blogspot.com/2006/09/ocukluk-yllarnda-byklerinden-masal.html' title=''/><author><name>ebrutunc</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03309696283383789419</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
